
Nihal ARAPTARLI
Uzman Psikolog
- 24 danışan
- 46 seans
- 148 soru










Çalışma Grupları
Danışmanlık Yaklaşımları
Eğitimler
- İstanbul Üniversitesi - Lisans - Psikoloji
- İstanbul Üniversitesi - Yüksek Lisans - Klinik Psikoloji
Sertifikalar
- Tıbbi Hipnoz - Yeditepe Üniversitesi - 1.5.2006
- İleri Seviye Hipnoz - İstanbul Aydın Üniversitesi - 1.3.2007
- Psikodrama Üst Seviye Terapistlik - I.p.i - 30.6.2005
- Mediasyon - Academia Arete - 15.7.2008
- Cinsel Terapi - Cinsel Terapi Derneği - 1.7.2010
- Aile Terapisi - Gottman Aile Terapisi - 1.2.2012
Son Blog Yazıları
MÜKEMMELİYETÇİLİK SAĞLIĞINIZI NASIL ETKİLER?
Günümüzün rekabetçi ve acımasız iş yaşamı insanların giderek daha çok mükemmeliyetçi davranış biçimleri geliştirmelerine neden oluyor. Mükemmellik, kusursuzluk, dört dörtlük ifadeleri çok sık duyduğumuz, kullandığımız ama gerçek anlamı üzerinde pek düşünmediğimiz kelimelerdir. Hepimiz çocukluğumuzdan beri hep daha iyisini yapmak, sürekli kendimizi geliştirmek için çabalıyoruz. Ancak "mükemmel olma isteği" ile "mükemmelliyetçilik" arasında büyük fark vardır. Mükemmeliyetçilik, obsesif kompulsif kişilik yapısının en önemli özelliklerinden biridir. Bir öğrencinin notlarını belli bir seviyenin üzerinde olması için uğraşması, ilgilendiği spor dalında başarılı olmaya çalışması mükemmeliyetçilik değildir. Bu davranış; performansı geliştirme isteğidir ve sağlıklı bir çaba olarak kendimizi geliştirmemizi, hedeflerimize ulaşmamızı sağlar. Ama mükemmeliyetçilik bu sağlıklı çabadan çok farklıdır. İsviçre’de yapılan bir araştırmaya göre, yaptıklarında sürekli olarak en iyiyi arayanlar büyük bir psikolojik baskı altında kalıyor ve bu tip baskılar da birtakım sağlık sorunlarını beraberinde getiriyor. Bu araştırma, mükemmeliyetçi insanların kendilerini maruz bıraktıkları psikolojik baskı nedeniyle bazı sağlık sorunları yaşayabildiklerini ortaya koydu. Yani mükemmeliyetçi olmak yapılan işin sonuçları ve kalitesi açısından iyi sonuçlar doğursa da ruh sağlığı açısından o kadar da olumlu değil. Yapılan testlerde kusursuzluğu kendisine ilke edinenlerin daha fazla stres hormonu salgıladığı ortaya çıkmaktadır. Hep en iyisini yapmak gerektiğini düşünenlerin ayrıca daha çabuk yorulduğu, daha çabuk sinirlendiği ve morallerinin daha fazla bozulduğu tespit edildi. Mükemmeliyetçi bireyler, kendisi ve çevresindeki diğer insanlar için ulaşılması neredeyse imkânsız hedefler belirler ve bu hedefleri gerçekleştirme konusunda gerçekçi olmayan, çok yüksek performans beklerler. Bu kişiler sadece başarılı olduğunda, hiç hata yapmadığında kendini iyi Hisseder ve kendine güvenebilir. Mükemmeliyetçiler, kusursuz olma konusundaki kararlılıklarının, kendilerini başarıya, kabul görmeye, sevgiye ve doyuma ulaştıracağı inancındadırlar. Ancak, kendilerine ilişkin kuşkuları ya da onaylanmama, aptal gibi görülme ve reddedilme korkuları yüzünden, yaptıkları işte yeterince etkili olamamaktadırlar. Başarıya ulaştıkları zaman bile kullanmış oldukları yöntem yüzünden, elde etmek istedikleri o sevgi ve onaydan yoksun kalırlar. Mükemmeliyetçi Kişilik Özellikleri: Hata ve başarısızlıklara karşı aşırı duyarlıdırlar. Katı ve çok acımasız biçimde kendini eleştirip ve cezalandırdığı gibi yoğun suçluluk duyguları da yaşarlar. Sürekli olarak yaptığı işin yeterince iyi olmadığından şüphe duyar, her yaptığı işte hata bulmaya çalışır, başarılarından hiçbir zaman tatmin olmazlar. Düzen, kontrol ve planlama konusunda hep aşırı uçlardadırlar. Mükemmeliyetçilerin çok katı inanç ve kuralları vardır. Örneğin “İnsanların bana değer vermesi, beni sevmesi için hiç hata yapmamam gerekir”, “İnsan bir işi iyi yapamıyorsa hiç yapmasın daha iyi”, “Bir işte tümüyle başarısız olmakla yarı yarıya başarısız olmak arasında bir fark yoktur” gibi. Ya hep ya hiç şeklinde düşünüp, performansları tam anlamıyla kusursuz değilse kendini başarısız olarak değerlendirirler. Aşırı genellemeler yaparak tek bir duruma ya da davranışa bakarak kendisi ve diğer insanlarla ilgili önyargılara sahiptirler. “Asla, her zaman, daima, hiç kimse, herkes, kesinlikle” gibi katılık içeren kelimeleri sıkça kullanırlar. Olumsuzlukları büyütüp, yalnızca olumsuz ayrıntılara odaklanabilir, bu sırada olumlu olayları, gelişmeleri dikkate almayıp, onları yok sayarlar. Tüm bu düşünce hataları ve katı kurallar sonucunda da olumsuz duygu ve durumlarla karşı karşıya kalırlar. Yoğun suçluluk, utanç, kaygı, kararsızlık, çökkünlük, yetersizlik duyguları yaşayabilir, kendine olan güven ve saygıları azalabilir. Mükemmeliyetçi Davranışın Sonuçları: Bu olumsuz duyguların yanında mükemmeliyetçilikle bağlantılı birtakım sağlıksız davranışlar da geliştirirler. Bir ödevi/işi defalarca yapmak, doldurulan bir formu, sınav kâğıdını defalarca kontrol etmek, yapılacak her işi aşırı şekilde, en küçük ve basit ayrıntılarına kadar planlamak, işi yaparken atılan adımları aşırı biçimde tekrarlamak veya sürekli kontrol etme ihtiyacı duymak gibi. Ayrıca öncelikli ve önemli işleri sürekli erteleyebilir, başlamaktan kaçınabilir veya başlansa bile en ufak bir hatada vazgeçip, yarım bırakabilirler. Erteleme ve karar verme güçlüğü yüzünden çok yavaş davranabilir, zamanı iyi kullanamayabilirler. İşleri iyi ve doğru şekilde yapamayacaklarını düşündükleri için diğer insanlara sorumluluk vermekten kaçınabilir, bu yüzden ekip çalışmalarında başarısızlık yaşayabilirler. Diğer insanlarla ortak çalışma yapmak zorunda kaldıklarında ise sürekli onları izleyip kontrol etme ve onların davranışlarını değiştirmeye çalışlar ki bu durumda diğerleri ile sürekli çatışma yaşamaları nedeniyle sağlıklı kişiler arası ilişkilere sahip olamazlar. Mükemmeliyetçilik, kişinin başkaları ile olan ilişkisini genellikle istenmeyen bir biçimde etkiler. Tüm bu olumsuz duygu, inanç ve davranışlar fiziksel ve psikolojik sağlığı, iş, okul ve ev hayatını, insanlarla ilişkileri olumsuz yönde etkiler. Mükemmeliyetçilik, getirdiği yoğun stres nedeniyle sindirim, dolaşım, sinir ve bağışıklık sistemini etkileyerek birçok fiziksel sorunun, hastalığın oluşmasına neden olur. Mükemmeliyetçilik, depresyon, kaygı bozukluğu, yeme bozuklukları gibi çeşitli psikolojik problemlere de zemin hazırlar. Bunların yanı sıra okul ve iş hayatında verimsizlik, yaratıcılıkta düşüş, kişilerarası ilişkilerde yoğun çatışma ve güvensizlik, yakın arkadaşlıklar kuramama gibi tüm hayatı kapsayabilecek etkilere sahiptir. Mükemmeliyetçilikle Nasıl Başedilebilir? Mükemmeliyetçilik, hayatın pek çok alanını etkilediği ve tek başına üstesinden gelinmesi zor bir durum olduğundan bir uzmandan destek almak başa çıkmayı kolaylaştırır. Katı, kuralcı ve kontrolcü kişilik özellikleri değişime karşı da dirençli olmayı getirir. Mükemmeliyetçi davranışları sağlıklı çabaya dönüştürmek için ilk adım mükemmeliyetçiliğin istenmeyen, bireye zarar verebilecek bir durum olduğunu kabullenmektir. Sadece başarısızlık ve kendini küçümseme ile sonuçlanacak kadar yüksek beklentiler yerine bireysel sınırlar, yetenekler, ilgi ve ihtiyaçlarla uyumlu, ulaşabilecek hedefler belirlemeye çalışılmalıdır. Bunun için koyulan hedeflerin ulaşılabilir, sözel olarak ifade edilebilir, belirli, net ve ölçülebilir olmasına dikkat edilmelidir. Sadece hatalara odaklanıp, yetersizlik ve suçluluk hissetmek yerine hataları kabul edip, onları bir öcü gibi değil, gelişmeyi sağlayan deneyimler olarak görmeyi öğrenmek gerekir. Olumsuz olduğu düşünülen özellikler yanında olumlu, iyi yanların da görülmeye çalışılması, bireyin kendine bir bütün olarak bakmayı öğrenmesi gerekir. Mükemmeliyetçiliği besleyen, zarar veren düşünce ve davranışlar değiştirilip, yerine daha uygun alternatifler koyma denenebilir. Yeni deneyimlere kazanılıp-kaybedilen durumlar olarak değil; öğrenmek, gelişmek için fırsatlar olarak bakmaya çalışılmalıdır. Bir işi planlarken; ne yapılması gerektiğinden değil ne yapılabileceğinden başlamak gerekir. Yapılan her etkinliğin sadece sonucuna değil, bu etkinliği yaparken yaşananlara da odaklanmaya çalışılmalıdır. Mükemmel olmaya çalışmak normaldir, yaptığımız her işi olabilecek en iyi biçimde yapmaya, tamamlamaya çalışmak bizi başarıya götürür ancak mükemmeliyetçilik hayatı zorlaştıran bir kişilik özelliğidir, bu kişiler kendilerine koydukları yüksek standartlara çoğu zaman ulaşmadıkları için sürekli kendilerini suçlayıp, yargılarlar ve mutsuzdurlar. Böyle bir yapınız varsa uzman desteği alarak hayatınızı kolaylaştırıp, daha sağlıklı ve huzurlu yaşayabilirsiniz.
İÇİMDEKİ BEN
Yaşamımızın çeşitli dönemlerinde kendimizi tanımaya daha fazla ihtiyaç duyup (özellikle ergenlik ile diğer yaş geçiş dönemleri ve sorunlarımızla başa çıkamaz duruma geldiğimiz, çıkış ve çözüm yolları aradığımız bazı kriz durumlarında) “Ben kimim?” “Neden böyle davranıyorum?” “Beni ben yapanlar neler?” gibi sorular zihnimizi tırmalar ama cevabını bulmak hiç de kolay olmaz. Çoğunlukla diğerlerini tanımlamakta zorlanmaz, rahatlıkla onların kişiliği üzerine yorumlar, eleştiriler, öngörüler sıralayabilirken; kendimizi tanımlamakta oldukça zorlanırız. Başkalarını tanımak akıllı olmayı yani doğru gözlem, değerlendirme ve yorum yapabilmeyi gerektirir. Ancak kişinin kendini tanıması için daha büyük meziyetlere sahip olması gerekir. Başkalarının düşüncesini, gizlerini, sorunlarını bilme arzumuz aslında kendimizi bilmeyişimizden ya da bilmek istemeyip, kendimizden kaçmamızdan kaynaklanır. Çevremizdeki sorunları çözümlemek, daha yaşanılır bir dünya yaratmak için hep diğerlerini değiştirmeyi düşünür ve bunu savunuruz ama çoğumuz değişime önce kendimizden başlamamız gerektiğini düşünmeyiz. Çünkü diğerlerinin değişmesini istemek; savunma mekanizmalarımızı kırıp, kendimizle yüzleşmekten, eksiklerimizin ve hatalarımızın farkına varmaktan daha kolaydır. Yaşamdaki temel amacımız mutlu olmaktır. Ve en büyük mücadelemizi de mutluluğu yakalamak için veririz. Savunma mekanizmalarımızın desteğiyle oluşturduğumuz suni benliğimize sarılıp, ona sığınarak ve kendimizi diğerlerine bu benlik çerçevesinden tanıtarak; zayıflık, ihtiyaç ve çatışmalarımızı bastırıp yok farz ederek mutlu olmaya çalışır ya da mutluluğu uzaklarda, hiç ulaşamayacağımız farklı şeylerde arayıp dururuz. Oysa ki gerçek mutluluk; ne çok uzaklarda aranacak, ne de büyük savaşlar sonucunda ulaşılabilecek bir şey değildir. Başkalarının davranışlarına değil, sadece bize bağlı olup, ilk adımı kendini tanıma ve bilme isteğinden oluşan bir sürecin sonucudur. Yaşamın temel amacına ulaşmak için kendimizden, içimizin derinliklerinden yola çıkmalıyız. Kendimizi tanımaya çalışırken belirli durum ve olgular karşısındaki duygu, düşünce, davranışlarımızla diğerlerinden aldığımız geribildirimleri dayanak alırız. Ancak bilinç düzeyindeki bu değerlendirme ve yorumlarımız; içinde bulunduğumuz duygu durumunu ve davranışlarımızın nedenlerini çözümlemekte her zaman yeterli olmaz. Çünkü kendimizle ilgili herşey sadece bilincimizde değildir. Beyin hücrelerimizin ancak %28’lik bir kısmını oluşturan, üst beyin ya da korteks dediğimiz kısmı bilincimizi oluşturur. Bu sayede düşünür, felsefe yapar, diğer insanlarla iletişime geçer, okur, meslek edinip para kazanırız. Zekamızın ölçülebildiği, IQ dediğimiz bölümüdür. Oysa beyin hücrelerinin %72’lik kısmını oluşturan alt beyin dediğimiz çok daha büyük bir hazinemiz var. Burası tüm duygularımızın ve içgüdülerimizin kaynağı olup refleksif olarak iç organlarımızın çalışmasını sağlar. RNA yoluyla atalarımızdan gelen bilgi şifrelerini depolar. Beynimizin EQ (duygusal zeka) diye tanımlanan bölgesidir. İnsanlık tarihinin ne kadar eskilere dayandığı ve tek bir RNA molekülünün 20 milyon bilgi çipi taşıdığını düşünürsek alt beynimizin nasıl bir hazine olduğunu çok daha iyi anlayabiliriz. Bu hazineye ulaşabilmemiz, gerçek kendimize ulaşmamızdır. Bilinçaltı, bilincimizdeki her şeyin kaynağı ve kökeni, geri planda daima bizim için düşünen içimizdeki sesimiz, gerçek kişiliğimizdir. Unutmak istediklerimizi, yok farz etmeye çalıştıklarımızı attığımız bir çöp kutusu değil gerçek özümüzdür. Bilinçaltını tanımak için yapabileceğimiz en iyi şey bilinçlenmek, bilinçlenmek için yapabileceğimiz en iyi şey ise bilinçaltını tanımak yani karakutuyu açmak, incelemeye almaktır. Bilinçaltı yalnızca unutmak üzere gömdüğümüz içsel kötülüklerimizin, zayıflıklarımızın bulunduğu yer değil, tüm hatıralarımızın ve duygularımızın ikamet ettiği, özlerimizin bulunduğu yerdir. Gerçek bize ulaşmak için bilinçaltını araştırmak zorundayız. Kendimizi ve diğerlerini kısaca insanoğlunu anlamanın en önemli ve temel yolu budur. Bilinçaltı olmasaydı yaşamın anlamı sadece gözle gördüğümüz şeylerle sınırlı kalır, herşeyi sadece beş duyumuzun olanakları kadar algılardık. Takıntılarımız, içsel çatışmalarımız, bir türlü anlamlandıramadığımız sıkıntı ve sorunlarımız da olmazdı tabii. Psikolojik sorunlarımız olmadığı için psikolog ve psikiyatristlere de ihtiyaç duyulmaz, bu bilim dalları da varolmazdı. İçgüdülerimiz ve dürtülerimizle hareket eder, sığ ve yalın bir yaşam sürerdik. Tıpkı dünyamızdaki diğer canlı varlıklar gibi. Kısıtlar ve sınırlar içinde hareket edip, sadece mevcut olanakları kullanan, yaratmadan, üretmeden ve gelişmeden; doğar, yaşar sonra da ardımızda hiçbir eser, iz bırakmadan ölüp giderdik... Henüz ana rahminde bulunduğumuz günlerden itibaren beynimiz bilgiyi algılar, işler ve kayıt eder. Bir anlamda bir bilgisayar gibi. Ancak üretilmiş mevcut bilgisayarların hepsinden çok daha kapsamlı, çapraşık, hızlı ve işlevsel. Bilgisayara bir bilgi girip, sonra bunu kullanmak istediğimizde kayıt ettiğimiz dosya ve klasörü açmamız yeterlidir. Artık bu bilgiye ihtiyaç duymayacağımızı düşünüp sildiğimiz zaman da bir daha ona ulaşamayız. Ancak bilgiler beynimize henüz çözümleyemediğimiz farklı kod ve şifrelerle kayıt edilir. İhtiyaç duyduğumuzda hızlı bir şekilde açılır ve işleme konur. Beyin müthiş bir bilgi yöneticisidir ve mükemmel bir dosyalama sistemine sahiptir. Sık kullandığımız bilgiler kolay ulaşılabilir bölgelerde muhafaza edilirken; sık kullanmadığımız, unutmak istediğimiz şeyler ise bilinçli düşünme ve çabayla hatırlanamayacak kadar derinlerde arşivlenir. Tüm bu kayıtların arasına bir sınır çizip çizginin bir tarafına bilinç diğer tarafına bilinçaltı diyemiyoruz. Çünkü bilinç ve bilinçaltı çoğu yerde iç içe geçmiştir ve sürekli olarak birbirlerini etkilerler. Bu etkileşim sonucunda duygu, düşünce ve davranışlarımız oluşur. Her ikisi birlikte yaşantımızı etkileyip, yönlendirmekle birlikte bilinçaltının gücü ve etkinliği sahip olduğu hücre sayısıyla orantılı olarak daha fazladır. Yani çoğu zaman yaşamımızın kontrolünde ipler içimizdeki benin elindedir. Bilinçaltımızdaki duygular davranışa dönüşerek yaşamımızı etkilerken, önemli yaşam olayları da bilinçaltımızda yer edinir. Önemli olan tüm kontrolün bilinçaltının eline geçmesine fırsat vermemek, yaşamımızın kontrolünde bilinç düzeyinin etkisini artırabilmek, yaşamdaki olayların bizi nasıl ve ne derece etkilediğinin farkında olabilmektir. Çünkü yaşamın kontrolünün tamamıyla bilinçaltının eline geçmesi, psikozların yani psikotik hastalık durumlarının oluşması demektir. Doğduğumuzda sadece içgüdülerimiz ve bilinçaltımız vardır. Yaşamın ilk aylarında tüm tutum ve davranışlarımızı bunlar yönlendirir. Bebek için evrenin merkezi sadece kendisidir, kendi ihtiyaç ve isteklerinin karşılanmasından daha önemli bir şey yoktur. Zamanla dış dünyayı ve çevresindekileri algılamaya başlayarak yeni bilgiler kaydetmeye, diğerlerinin (anne, baba ve yakın çevrenin) kendinden farklı varlıklar olduğunu farketmeye, deneme ve taklit yoluyla öğrenmeye başladıkça beynin korteks dediğimiz bölümü yani bilinç oluşmaya ve gelişmeye başlar. İnsanoğlunun her anlamdaki değişim ve gelişimi doğumdan ölüme kesintisiz olarak devam etmesine karşın en az değişen şey bilinçaltının yapısal özellikleridir. Bebek doğduktan sonra belirli bir süre boyunca istek ve ihtiyaçlarının karşılanması için içgüdüsel olarak ağlamaktan ve çoğu zaman anlamlandıramadığımız sesler çıkarmaktan başka bir dil bilmez. Tıpkı dilin keşfinden önceki devirlerde ilk insanlar gibi. Zamanla korteksin gelişmesiyle bu sembolik dilin yerini sözel dil alır. İlişkilerimizi bu sözel dille kurar, yaşamımızı bununla yapılandırırız. Ancak bilinçaltı insanlığın en eski dili olan bu sembolik dili kullanmaya devam eder, rüyalarımızda bize resimler çizerek bizimle iletişim kurmaya çalışır. Tıpkı ilkel mağara adamının duvarlara resimler çizerek mesaj vermeye çalışması gibi. Psikolojik sorun ve hastalıklarda ortaya çıkan semptomlar da bilinçaltının sembolik dille ifadeleridir. Tüm psikolojik sorunlar zihnin bilinçaltı tabakasında oluşur veya ilk kaynakları bilinçaltıdır. Bu durumlarda kişinin kendi kendine yaptığı bilinçli çabalar ve çevresinin yardıma yönelik iyiniyetli tutumları genellikle sorunları çözmekte yetersiz kaldığı gibi daha da kötüye götürebilir. İşte bu nedenle uzman desteği almak önemlidir. Karakutuyu Açmak; Bilinçaltına Yolculuğun Araçları: Bu yolculuk için en etkin ve güvenli yol, uzman bir terapist eşliğinde yapılan yolculuk yani psikoterapi sürecidir. Bu süreçte terapist, uzmanlık alanına göre serbest çağrışım, rüya analizi, hipnoterapi (hipnoz), psikodrama yöntemleri gibi araçları kullanarak karakutuyu açmaya ve bilinçaltının içeriği ortaya çıkarmaya çalışır. Eğer herhangi bir psikolojik sorununuz (depresyon, panik atak, fobiler ve diğer nevrotik rahatsızlıklar gibi) yok ve sadece kendinizi daha iyi tanımak ve anlamak için “İçinizdeki Ben” e ulaşmak istiyorsanız, kendi kendinize gerçekleştirebileceğiniz ve bilinçaltınız hakkında ipuçları yakalayabileceğiniz bazı pratikleri uygulayabilirsiniz. Bunlardan en önemlisi “Konsantrasyon” çalışmalarıdır. Konsantre olmak bilinçaltını, kara kutunuzu açmaya yardımcı sihirli bir anahtardır. Bunun niçin nefes egzersizleri, yoga ve meditasyon çalışmaları yararlı olur. Konsantre olduğumuzda istediğimiz önemli duygu ve düşüncelerimizi bilinçaltına gönderip, onu etkileyebilir ve oradakilerin de bilinç düzeyine yükselmesini kolaylaştırırız. Çok kızdığınız anları ve en sevdiğiniz şeyin ellinizden alındığı ya da çok istediğiniz bir şeye sahip olmanızın engellendiği durumlarda nasıl davrandığınız, ne konuştuğunuz konusunda sizi iyi tanıyan birinden geribildirim alın. Çünkü bu durumlardaki tutum ve konuşmalarınız genellikle bilinçaltı içeriklerdir. Bazen derin düşüncelere dalıp adeta içinizdeki diğer ben ile konuştuğunuzu fark edersiniz. Bu konuşmalarınızı unutmadan kaydetmeye, not almaya çalışın. Çünkü o sizin bilinçaltınızdır. Bu konuşmalar bilinçaltınız hakkında önemli ip uçları verir. Konuşmalarınızda sık sık kullandığınız kelimeler bilinçaltınız hakkında fikir verir. Geçmişte yaşadığınız önemli bazı olaylarla, şu anda ki duygu, düşünce ve davranışlarınız arasındaki bağlar, benzerlik ve ilişkiler bilinçaltının önemli oranda içeriğini oluştururlar. Monoton işler yaparken bilinçaltına birkaç adım daha yaklaşırız. Bilinçaltının derinliklerindeki bir sürü düşünce, özel bir dikkat ve bilinç durumu gerektirmeyen işler yaparken su yüzüne çıkabilir. Bu durumların farkında olmaya ve nelerin çıktığına dikkat etmeye çalışın. Yine uğraşıp, uğraşıp da bir türlü bir işe konsantre olamadığımız anlarda aklımıza gelen belirli belirsiz, saçma sapan düşünceler de aslında bilinçaltının ürünüdürler. Bu durumlarda ip uçlarını iyi değerlendirip, dikkatle analiz etmeye ve bağlantılar kurmaya çalışmak; kendini tanımak ve “İçimizdeki Ben”e yaklaşmak için yapılabilecek pratik yöntemlerdir. Ancak bu yolculuğun risk taşımaması, fayda ararken çapraşık ve sorunlu yollara girerek zararlı çıkılmasını önlemek için bir uzmanın yönlendirmesi ile yapmak en doğru olandır. Çünkü bilinçaltının sembolik dili herkesin bilinç düzeyinde kolayca çözümleyip, anlamlandırılabileceği bir dil değildir.
Adresi

Danışan Yorumları
Uzman hakkındaki yorumlarınızı belirterek başkalarına yardımcı olabilirsiniz.
Yoluma Işık Tutan Harika İnsan Nihal Araptarlı 💜
Tavsiye
Toplam 7 yorum.

