1. Uzmanlar
  2. Merve Behice AL CANKI
  3. Blog Yazıları
  4. Kayıp ve Yas: Geri Dönülemez Bir Bitiş

Kayıp ve Yas: Geri Dönülemez Bir Bitiş

Sevilen kişinin ölümü her birey için acı vericidir. Her insan bu acıyı kendine özgü yaşar ve bu yüzden yas tutmada birçok farklılık görülebilir. Bu yazıda kayıp ve yas kavramlarının tanım ve özellikleri, yasın boyutları, yas çeşitleri, yas belirti ve tepkileri, yas tedavisi konularına değineceğiz.

Ölüm deneyimine ilişkin yas tutma ikiye ayrılır. Bu ayrım ise komplike ve komplike olmayan yas şeklindedir. Komplike olmayan yas, birey için önemli ilişkinin yitimi sonucu yaşanan normal süreçtir. Komplike yas ise kişinin uyumsuz davranışlara başvuracak derecede yoğun keder hissetmesidir. Bununla birlikte hayatın her aşamasında bireyler, bir ayrılık ve kayıp sonrasında yas ile yüzleşirler.

Yas kavramı her zaman için “ölüm” sonrası yaşanan duyguyu tanımlamamaktadır. Yas duygusuna sevilen kişiyi kaybetmek, yakın bir bağın söz konusu olan ilişkinin bitimi (eş, sevgili, aile) , organ kaybı ya da iş kaybı gibi manevi değerlerin yitimi de örnek verilebilir. Ancak geri dönülemezliği ve bir bitiş olması açısından ölüm, yaşanabilecek en acı verici somut kayıptır.

Kayıp sonrası yaşanan sürecin sonunda bireyler kurdukları yeni bağlar sayesinde yaşamını yeniden şekillendirebilir. Böylece yası bir gelişim için bir araç haline getirebilirler. Ancak bu doğal süreç aksi yönde işlerse, yas süreci tamamlanamaz ve kişinin işlevselliğinde bozulmalar meydana gelir.

Kayıp sonrası yaşanan süreci açıklamak için üç farklı kavram vardır.

(1) Kayıp yaşama ; bireyin “sevilen ve bağlanılan birinin” kaybı yüzünden yaşanılan durumdur.

(2) Matem ; sevilen kişinin ölümü yüzünden üzüntü duyulan zamandır.

(3). Yas (grief); ölüm nedenli kayıp yaşayan bireylerde, kayba karşı verilen uyum tepkileridir.

Yas; kayba karşı tamamlanmamış planları, istek ve hayalleri içermektedir. Yukarıdaki üç kavramın ortak noktası ise yasın bireyin verdiği öznel bir tepki olmasıdır.

Kayıp kavramı ise bireyi farklı şekilde etkileyen iki türe ayrılmaktadır.

Olağan kayıp, ani olmayan kayıptır ve birey şok, keder ve iştah kaybı, uyku problemleri gibi tepkiler içeren yas sürecini yaşamaktadır.

Olağan dışı kayıp ise, ani yaşanan, kayba sürekli maruz kalınan ya da kaybın travmatik şekilde algılanmasıyla oluşmaktadır.

Yasın Boyutları

Yas, birçok farklı insanda birçok farklı tepkilere sebep olmaktadır. Bu tepkiler bireysel farklılıklara, kişinin kaybı algılayış şekline ve kişinin kayıpla arasındaki bağın niteliğine göre çeşitlilik göstermektedir. Bireysel farklılıklar göz önüne alındığında yasın boyutları da dört farklı boyutta çeşitlenmektedir. Bu boyutlar;

- Bilişsel boyut; bilgiye ihtiyaç duymak ve realiteyi anlamaya çalışmaktır.

- Duygulanım boyutu, duygu dışavurumu için ihtiyaç duyulmaktadır.

- Davranış boyutu, dış uyaranların etkisiyle ölümü fark etmeye ve anlamlandırmaya çalışmaktır.

-Değer biçme boyutu, kayıpta bir mana bulmaya çalışmaktır.

Yas Çeşitleri

  • Patolojik Yas: Patolojik yas, kaybın ardından minimum 6 ay geçmesine rağmen bireyin işlevselliğinde giderek artan bozulmalar yaşanmasıdır. Birey, normal yas evrelerinden herhangi birinde takılıp kalarak yas sürecini tamamlayamamaktadır ve bunun sonucunda patolojik tepkiler geliştirmektedir. Anormal ve komplike yas, çözümlenmemiş yas, kronik yas gibi değişik isimlerle de adlandırılmaktadır. Patolojik yas tipleri ise şunlardır;

a) Karışık Yas: Kişinin kaybının ardından en az 6 ay geçmesine rağmen yaşamdaki işlevselliğinin giderek bozulmasıdır.

b) Engellenmiş Yas: Yasa verilen tepki ya hiç yoktur ya da normalden azdır.

c) Uzamış Yas: Yas tepkilerinin kayıp yaşantısından hemen sonra değil de uzun bir süre geçtikten sonra görülmesidir.

d) Hipertrofik/Aşırı Büyüyen Yas: Çok büyük bir duygusal acı yaşanması söz konusudur ve bu acının süresinin kestirilmesi zordur.

e) Kronik Yas: Birey tekrar tekrar üzüntü ve özlem duymakta ve kaybı yüceltmekten kendini alamamaktadır.

f) Komplike Yas: Bireyin ruhsal yapısı üzerinde kalıcı etki bırakan olağan dışı bir kayıptan kaynaklanan rahatsızlık durumudur.

  • Komplike Yas: Komplike yas belirtileri öfke, aşırı hareketlilik, psikosomatik belirtiler, kişinin çevresindekilerle olan ilişkilerinde bozulma olarak sıralanmaktadır. Bireylerde yoğun anksiyete, suçluluk, özgüven eksikliği, düşmancıl tepkiler, uyumsuzluk, ölen kişinin semptomlarına benzer semptomlar gösterme, ölen kişiyle aşırı zihinsel uğraş ve inkar gözlemlenmektedir.
  • Travmatik Yas: Kaybedilen kişinin beklenmedik ve şiddetli biçimde ölmesi sonucu bireylerde gelişen belirti ve tepkilerdir. Kaybın beklenmedik olması ve şiddet içermesi yas sürecini etkilemektedir. Travmatik yas yaşayan bireylerde travmaya bağlı travma sonrası stres bozukluğu gelişebilmektedir. Olağan bir yas sürecinden ayrı olarak, ayrılık kaygısı kişinin işlevselliğinde bozulmalara sebep olacak şekilde yineleyici ve rahatsız edicidir (Bildik, 2013).

Yas Belirtileri

Tıpkı bireysel farklılıklara göre yas boyutlarının çeşitlenmesi gibi yas belirtileri de duygusal, bedensel, bilişsel ve davranışsal olmak üzere çeşitlenmektedir.

Duygusal belirtiler; öfke, üzüntü, suçluluk, şok, özlem, güvensizlik gibi duygulardır.

Fiziksel belirtiler; ağızda kuruluk, nefes darlığı çekme, kalpte çarpıntı, midede boşluk hissetme, uyku problemleri, iştahsızlık ve yorgunluk.

Zihinsel belirtiler; genellikle yas sürecinin ilk zamanlarında görülmekte ve kısa süre sonra kaybolmaktadır. Ancak devam edip depresyona da sebebiyet verebilmektedir.

Bilişsel belirtiler; inkar, dikkat dağınıklığı, şaşkınlık, işitsel ve görsel varsanımlar, kaybedilen kişi ölmemiş gibi hissetme, kaybedilen kişi hakkında aşırı biçimde zihinsel meşguliyet yaşama.

Davranışsal belirtiler ise; ağlama, aşırı hareketlilik, sosyal ilişkilerde bozulma ve içe kapanma, kayıpla ilgili rüyalar görme, kayıpla ilgili eşyaları saklama, kaybı hatırlatan şeyler yapmak ya da aksine hatırlatıcılardan kaçınmak şeklindedir.

Yas Tepkileri

Bireyin tepkileri, sakinlik ve kabulden ciddi kriz tepkilerine kadar değişkenlik gösterebilmektedir. Bazı bireyler açıkça tepkilerini ortaya koyabilmektedirler ancak bazıları bu tepkileri saklamaktadır. Bu yas tepkileri her bireyde farklı olmakla birlikte ortak birçok tepki de görülmektedir. Normal yas süreci genelde 6-24 ay sürmekte ve zamanla yatışmaktadır. Sürecin ilerleyen evrelerinde bu tepkilerin sürmesi patolojik yasın belirtisi olabilmektedir.

Yas Süreci

Yas, geri dönüşü olmayan kayba verilen olağan tepkidir. Bu tepki bireyin enerjisini kayıp dışı yaşama aktardığında tamamlanmış olur. Yas sürecinde bireysel farklılıklar olmasına rağmen, 3 dönemden oluşan bir süreç modeli öne sürülmektedir. Bu dönemler:

1- Şok ve inkâr

2- Sıkıntı, huzursuzluk hali ve sosyal geri çekilme

3- Yeniden yapılanmadır.

Yas süreci, bireyin kişilik özelliklerinden, önceki deneyimlerinden, kaybın algılama biçiminden, kayıpla arasındaki ilişkinin niteliğinden ve sağlık durumundan etkilenmektedir. Yas sürecine ait genel beş özellik vardır. Bunlar; bedensel sıkıntılar, ölene ait şeylerle uğraşmak, suçluluk, düşmanca tepkiler ve davranış örüntülerinin değişmesidir. Aslında olağan işleyen yas süreci müdahaleyi gerektirmez ancak hiçbir yas sürecinin olağan olup olmayacağını kestirmek imkânsızdır.

Yas Sürecini Etkileyen Faktörler

1- Ölen kişinin kimliği

2- Ölen kişi ile ilişkinin doğası

3- Ölüm biçimi

4- Geçmiş kayıpların varlığı

5- Bireysel özellikler

6- Sosyal destek

7- Yas sürecinde meydana gelen sıkıntılar

Bunlarla birlikte 4 temel etken bireyin yas tutmasına engel olmaktadır. Birincisi, çocuklukta yeterince ihtiyaçları karşılanmayan kişilerin duygusal yapılarıdır. İkincisi, bireyin kayba aşırı bağımlı olması ve bitmemiş işlerin söz konusu olmasıdır. Üçüncüsü, kaybın ani olmasıdır. Dördüncüsü ise, bireyin toplumsal kısıtlama yüzünden tepkilerini bastırmasıdır.

Yas Tedavisi

Yas tedavisi konusunda birçok uzman farklı tedavi ve terapi yöntemi tanımlamışlardır. Bunlar ilaç tedavisi, destekleyici terapi, kısa dinamik terapi, bilişsel terapi, bilişsel davranışçı terapi, kişiler arası ilişkiler psikoterapisi, oyun terapisi, yazma terapisi, internet uygulamalı terapi ve hipnozdur.

Yas tedavisinin amacı, ayrılıkla ilgili çatışmaları çözümlemek ve yas sürecinin uyumuna ilişkin görevlerin tamamlanmasıdır. Tedavi genellikle bireysel görüşmelerle yürütülmektedir. Terapi zamanı sınırlıdır ve haftada bir defa gerçekleştirilerek 8-10 haftada sonlandırılmaktadır.

Peki çevremizde yas tutan insanlar var ise onlar için neler yapabiliriz?

Öncelikle bireyin yaşadığı kaybı idrak etmesini sağlamalıyız. Yaşadığı duyguları ifade edebilmesine elimizden geldiğince destek olmaya çalışmalıyız. Her bireyin duygularını yaşama ve ifade ediş şekli farklıdır. Bizim istediğimiz gibi değil de kendisini en rahat nasıl ifade ediyorsa bu şekilde duygularını açmasına izin vermeliyiz. Ağlayarak, susarak ya da kaybedilen kişi hakkında sürekli konuşarak vb. Kişinin yasını yaşadıktan sonra hayatına devam edebilmesini mümkün olduğunca desteklemeliyiz. Özellikle de kayıp sonrası ilk yıl olmak üzere, yıl dönümü gibi önemli zamanlarda kişilerin yanında ve onlara destek olmalıyız.

Eğer bir kayıp yaşadıysanız ve durumla baş etmekte zorlanıyorsanız veya kaybınızın ardından uzun bir süre geçmesine rağmen üzerinizdeki etkileri halen sürüyorsa profesyonel bir destek almaktan çekinmeyiniz.

Uzm.Psk.Dan. M.Behice AL CANKI

Kaynak

  • Arıcı, N. (2014), Travmatik Yas Sorununda Aile Dayanıklılığı Programının Kadınlardaki Travma Sonrası Stres, Yas ve Aile Dayanıklılığı Düzeylerine Etkisi (Doktora Tezi). Sakarya Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Sakarya.
  • Bildik, T. (2013). Ölüm, kayıp, yas ve patolojik yas. Ege Tıp Dergisi, 52(4), 223-229.
  • Çelik, S. ve Sayıl, (2003). I. Patolojik Yas Kavramına Yeni Bir Yaklaşım: Travmatik Yas. Kriz Dergisi, 11 (2), 29-34.

Yayınlanma: 16.12.2025 08:49

Son Güncelleme: 16.12.2025 08:49

Psikolog

Merve Behice

AL CANKI

Uzman Psikolojik Danışman

(*)(*)(*)(*)(*)
8 Yorum
Depresyon ve Mutsuzluk
Özgüven / Yetersizlik Hissi
Kaygı (Anksiyete) Bozuklukları
+5
Online TerapiOnline Ter...
süre 50 dk
ücret 1500
Yüz Yüze TerapiY. Yüze Ter..
Hizmet vermiyor
Yapay zeka ile, kişiselleştirilmiş destek:
Menta AI
Yapay zeka ile,
kişiselleştirilmiş destek: Menta AI

Şimdi indir, konuşmaya başla

App Store'dan İndirGoogle Play'den İndir
Bunları da sevebilirsiniz...

Depresyon: Geçici Bir Mutsuzluktan Daha Fazlası

Depresyon, çoğu zaman günlük hayatta “keyifsizlik”, “isteksizlik” ya da “moral bozukluğu” gibi ifadelerle hafife alınır. Oysa klinik depresyon, kişinin duygu durumunu, düşünce yapısını, bedensel işlevlerini ve yaşamla kurduğu bağı derinden etkileyen ciddi bir ruhsal bozukluktur. Depresyon yalnızca üzgün hissetmek değildir; kişinin hayata karşı motivasyonunu kaybetmesi, kendini değersiz ve yetersiz hissetmesi, geleceğe dair umudunu yitirmesiyle karakterizedir.Bu yazıda depresyonun ne olduğu, belirtileri, nedenleri, günlük hayata etkileri ve tedavi süreçleri ele alınacaktır. Amaç, depresyonu romantize etmeden, dramatize etmeden; olduğu gibi, gerçekçi ve anlaşılır bir çerçevede anlatmaktır.Depresyon Nedir?Depresyon; duygusal, bilişsel ve davranışsal alanlarda belirgin bozulmalara yol açan bir duygu durum bozukluğudur. Kişinin en az iki hafta boyunca neredeyse her gün çökkün bir ruh hali içinde olması, daha önce keyif aldığı etkinliklerden zevk alamaması ve işlevselliğinde düşüş yaşamasıyla kendini gösterir.Burada kritik nokta şudur: Depresyon, kişinin “elinde olan” bir durum değildir. “Güçlü ol”, “pozitif düşün”, “kendine gel” gibi iyi niyetli ama yüzeysel telkinler depresyonu çözmez. Çünkü depresyon bir karakter zayıflığı değil, çok boyutlu bir ruh sağlığı sorunudur.Depresyonun Belirtileri Nelerdir?Depresyon belirtileri kişiden kişiye farklı yoğunlukta görülebilir. Ancak en sık karşılaşılan belirtiler şu şekilde sıralanabilir:Duygusal BelirtilerSürekli üzgün, boşlukta ya da çökkün hissetmeUmutsuzluk ve çaresizlik duygularıHayattan zevk alamama (anhedoni)Suçluluk ve değersizlik düşünceleriBilişsel BelirtilerKendine yönelik olumsuz düşüncelerGeleceğe dair karamsarlıkOdaklanma ve karar verme güçlüğüZihinsel yavaşlamaDavranışsal BelirtilerSosyal geri çekilmeGünlük aktivitelerde azalmaİş, okul veya sorumlulukları ertelemeEskiden yapılan şeylere karşı isteksizlikFiziksel BelirtilerUyku problemleri (çok uyuma ya da uykusuzluk)İştah artışı veya kaybıSürekli yorgunluk hissiBedensel ağrılar, halsizlikBu belirtilerin bir arada ve süreklilik göstermesi depresyon açısından değerlendirilmeyi gerektirir.Depresyonun NedenleriDepresyon tek bir nedene bağlı olarak ortaya çıkmaz. Biyolojik, psikolojik ve sosyal etkenlerin etkileşimi sonucunda gelişir.Biyolojik EtkenlerBeyindeki bazı nörotransmitterlerin (serotonin, dopamin, noradrenalin gibi) dengesizliği depresyonla ilişkilidir. Ayrıca genetik yatkınlık da önemli bir risk faktörüdür. Ailede depresyon öyküsü olan bireylerde görülme olasılığı daha yüksektir.Psikolojik EtkenlerTravmatik yaşantılarKayıp ve yas süreçleriÇocukluk döneminde yaşanan ihmal veya duygusal yoksunlukMükemmeliyetçilik, aşırı öz eleştiriSosyal Etkenlerİşsizlik, ekonomik zorluklarİlişki problemleriSosyal destek eksikliğiYalnızlıkÖzellikle uzun süreli stres faktörleri, depresyonun ortaya çıkmasında ve sürmesinde belirleyici rol oynar.Depresyon Günlük Hayatı Nasıl Etkiler?Depresyon yalnızca kişinin iç dünyasında yaşanmaz; hayatın her alanına yayılır. Kişi sabah yataktan kalkmakta zorlanabilir, basit görünen işler bile gözünde büyüyebilir. Sosyal ilişkilerde mesafe artar, kişi anlaşılmadığını hisseder ve giderek içine kapanır.Depresyon ilerledikçe “yapamıyorum” düşüncesi yerini “ben zaten yetersizim” inancına bırakır. Bu noktada sorun artık sadece ruh hali değil, kişinin kendilik algısıdır.Depresyon ve İntihar DüşünceleriHer depresyon intihar düşüncesiyle sonuçlanmaz; ancak depresyon, intihar riski açısından önemli bir risk faktörüdür. Kişi yoğun çaresizlik ve umutsuzluk yaşadığında, yaşamanın bir anlamı kalmadığını düşünebilir.Bu tür düşünceler mutlaka ciddiye alınmalı ve profesyonel destek alınmalıdır. İntihar düşüncesi yardım istemenin bir zayıflık değil, hayatta kalma çabası olduğunun göstergesidir.Depresyonun Tedavisi Mümkün mü?Evet. Depresyon tedavi edilebilir bir ruhsal bozukluktur. Ancak tedavi süreci kişiye özeldir ve sabır gerektirir.PsikoterapiBilişsel Davranışçı Terapi, depresyon tedavisinde en sık kullanılan ve etkisi bilimsel olarak kanıtlanmış yaklaşımlardan biridir. Terapide kişinin olumsuz otomatik düşünceleri fark etmesi, bunları sorgulaması ve daha işlevsel düşünce biçimleri geliştirmesi hedeflenir.Ayrıca kişinin duygu düzenleme becerileri, problem çözme kapasitesi ve kendilik algısı üzerinde çalışılır.Psikiyatrik DestekBazı durumlarda ilaç tedavisi gerekli olabilir. Antidepresanlar, beyindeki kimyasal dengenin düzenlenmesine yardımcı olur. İlaç kullanımı mutlaka bir psikiyatrist kontrolünde olmalıdır.Sosyal Destek ve Yaşam DüzeniDüzenli uykuFiziksel aktiviteSosyal bağların güçlendirilmesiGünlük rutin oluşturmaBunlar tedaviyi destekleyen önemli unsurlardır ancak tek başına yeterli değildir.“Geçer mi?” SorusuDepresyon kendiliğinden geçebilen bir durum değildir. Bazı kişilerde belirtiler zamanla azalabilir; ancak altta yatan düşünce kalıpları ve duygusal yükler ele alınmadıkça depresyon tekrarlama eğilimindedir.Profesyonel destek almak, süreci kısaltır ve kişinin yaşam kalitesini belirgin şekilde artırır.SonuçDepresyon; zayıflık, tembellik ya da şımarıklık değildir. Görünmeyen ama derinden hissedilen bir yorgunluktur. Anlaşılmadığında daha da ağırlaşır, ciddiye alındığında ise iyileşme yoluna girer.Eğer kendinizde ya da bir yakınınızda depresyon belirtileri fark ediyorsanız, bunu görmezden gelmek yerine bir ruh sağlığı uzmanına başvurmak en sağlıklı adımdır. Yardım istemek, insan olmanın doğal bir parçasıdır.Son Söz: Depresyonla Yaşamak Değil, Depresyondan Çıkmak MümkünDepresyonla yaşayan birçok kişi, zamanla bu duruma alışmak zorunda olduğunu düşünür. “Ben böyleyim”, “hayat zaten zor”, “herkes böyle hissediyor” gibi düşünceler, kişinin yardım aramasını geciktirir. Oysa depresyon, katlanılması gereken bir kader değil; üzerinde çalışılabilen, değiştirilebilen ve iyileştirilebilen bir süreçtir. En zor adım genellikle ilk adımdır: Sorunun adını koymak ve destek aramaya izin vermek.Psikolojik destek sürecinde amaç, kişiyi sürekli mutlu hissettirmek değildir. Amaç; kişinin duygularını bastırmadan, gerçekçi bir şekilde anlamlandırabilmesi, kendine karşı daha adil bir iç ses geliştirebilmesi ve yaşamla yeniden bağ kurabilmesidir. Terapi, acıyı yok etmez; acıyla baş edebilme kapasitesini güçlendirir. Bu da zamanla umudun yeniden filizlenmesini sağlar.Unutulmamalıdır ki depresyon, kişinin kim olduğu değildir; yaşadığı bir durumdur. Kişi, depresyondan ibaret değildir. Duygular geçicidir, beceriler öğrenilebilir, düşünceler değiştirilebilir. İyileşme doğrusal bir çizgi halinde ilerlemez; inişler ve çıkışlar olabilir. Ancak bu, sürecin başarısız olduğu anlamına gelmez.Eğer şu an bu satırları okurken kendinizden bir parça buluyorsanız, bu farkındalık küçümsenmemelidir. Destek almak için “daha kötü olmayı” beklemek gerekmez. Ruh sağlığı, ertelenebilecek bir konu değildir. Atılan her küçük adım, kişinin kendine verdiği bir değerin göstergesidir. Ve bu değer, iyileşmenin en sağlam temelidir.

Çocuklarda Tuvalet Eğitimi

2-3 Yaş Çocuklarda Tuvalet EğitimiBahar mevsiminin yaklaşmasıyla birlikte, ebeveynler için önemli bir gündem maddesi haline gelen tuvalet eğitimi, çocukların gelişiminde kritik bir yer tutar. 2-3 yaş grubu, çocuğun bağımsızlık kazanma yolundaki ilk adımlarını attığı, duygusal ve psikolojik gelişiminin şekillendiği bir dönemdir. Bu süreç, yalnızca fiziksel becerilerin kazandırılması değil, aynı zamanda çocuğun özgüveninin inşa edilmesi için de oldukça önemlidir.Okul öncesi dönemde, özellikle kreş ve anaokulu yaş grubunda yer alan çocuklar için tuvalet alışkanlığı kazanmak, hem evde hem de eğitim kurumlarında sağlıklı bir rutin oluşturmak açısından oldukça değerlidir.Tuvalet eğitimi, her çocuk için farklı bir zamanlama gerektiren bir süreçtir. Bazı çocuklar daha erken yaşlarda tuvalet eğitimine hazır olurken, diğerleri için bu süreç daha geç bir dönemde başlayabilir. Çocuğun tuvalet eğitimine başlamaya hazır olup olmadığını belirlemek, ebeveynlerin doğru zamanlamayı yapabilmesi açısından kritik bir adımdır. Bu hazırlık süreci, sadece çocuğun fizyolojik ihtiyaçlarının karşılanabilmesi değil, aynı zamanda onun psikolojik olarak da hazır olması gerektiği bir dönemdir.Çocuğun bezini ıslatmasından rahatsız olması, tuvaletini tutabilmesi, isteklerini sözlü olarak ifade edebilmesi ve basit yönergeleri anlayıp uygulayabilmesi, tuvalet eğitimine başlamak için dikkat edilmesi gereken sinyallerdir. Bu noktada, ebeveynlerin gözlemleri ve sabırları büyük önem taşır.Kampüs Kreş’te görev yapan uzmanlar, tuvalet eğitimi sürecini çocukların günlük rutinine entegre ederek destekler. Özellikle 3 yaş civarındaki çocuklar için bu destek, sürecin daha sağlıklı ve hızlı ilerlemesini sağlar.Tuvalet eğitimi sürecine başlamadan önce, ebeveynlerin doğru bir hazırlık yapması faydalıdır. Çocuğa tuvalet alışkanlıklarını öğretmeye başlamadan önce, yaşına uygun kitaplar okuyarak ve tuvaletin nasıl kullanıldığı hakkında basit açıklamalar yaparak, çocuğun bu sürece olan ilgisini artırabilirsiniz. Aynı zamanda, tuvalet sonrası ellerin yıkanması gibi hijyen alışkanlıklarını kazandırmak da eğitim sürecinin önemli bir parçasıdır.Tuvaletini yapmak için belirli aralıklarla çocuğa hatırlatmalarda bulunmak, onu tuvalet alışkanlıkları kazanmada yönlendirmede etkili olacaktır. Ayrıca, çocuğun tuvaletini yapıp yapmadığına dair sürekli soru sormak yerine, günün belli aralıklarında tuvalete gitmesi konusunda ona eşlik edilmesi, bu alışkanlıkların pekişmesine yardımcı olabilir.Bez değiştirme sırasında, çocuğun bezsiz kalması fikrine alışabilmesi için ona fırsat tanımak önemlidir. Bezini çıkarmayı reddeden çocuklar için, bezle tuvalet eğitimine başlamak da uygun bir yöntem olabilir. Bu süreçte, küçük kazalar yaşanması oldukça doğaldır. Bu kazalar, çocuğun öğrenme sürecinin bir parçası olup, ebeveynlerin olumsuz tepkilerden kaçınarak, yapıcı bir tutum sergilemeleri gerekmektedir.Bebek döneminden yeni çıkmış çocuklar için bu tür geçişler, hassasiyetle yaklaşılması gereken konular arasında yer alır. Çocuğa yönelik olumsuz ifadeler kullanmak, onun stres yaşamasına ve bu sürece olan direncinin artmasına yol açabilir. Yaşanılan kaza durumlarında çocuğun yaptığı şeyden utanmasına yol açacak kelimeler ya da cümleler kullanmaktan kaçınmanız gerekmektedir. (“Pis”, “Kötü koktu”, “Bebek misin sen?” gibi.) Bunun yerine, kazalardan sonra çocuğa cesaretlendirici tutum içerisinde olmak, sürecin sağlıklı bir şekilde ilerlemesini sağlayacaktır.Tuvalet eğitimi, sadece davranışsal değil; aynı zamanda fizyolojik ihtiyaçlarla da bağlantılıdır. Bu nedenle dikkat edilmesi gereken bir diğer önemli nokta, çocuğun beslenme alışkanlıklarıdır. Lifli gıdalar ve bol sıvı alımı, kabızlık gibi sağlık sorunlarını engelleyecek ve tuvalet eğitimini olumsuz etkileyebilecek sağlık problemlerini önleyecektir. Çocuğun tuvalet alışkanlığı kazandığı dönemde, sindirim sisteminin düzgün çalışması süreci daha sağlıklı hale getirecektir.Sonuç olarak, tuvalet eğitimi süreci, ebeveynlerin sabırlı ve anlayışlı bir şekilde yönetmesi gereken önemli bir aşamadır. Çocuğun hazır olup olmadığını gözlemlemek, doğru zamanlamayı yapmak ve ona güven vermek, bu sürecin başarısı için büyük rol oynar. Bu dönem, sadece fiziksel bir beceri kazanımı değil, aynı zamanda çocuğun psikolojik ve duygusal gelişimi açısından da önemli bir adımdır.Ebeveynlerin bu dönemde çocuğa karşı olumlu, yapıcı ve cesaretlendirici bir tutum sergilemeleri, çocuğun özgüvenini artırır ve ebeveyn ile çocuk arasındaki bağı güçlendirir. Bu süreç, doğru bir şekilde yönetildiğinde, çocuğun gelişimindeki önemli bir basamak tamamlanmış olur.Tuvalet eğitimi sürecinde, ebeveynlerin kendi kaygı ve beklentilerinin farkında olması da oldukça önemlidir. Çevreden gelen “Artık öğrenmesi gerekiyordu”, “Biz bu yaşta çoktan bırakmıştık” gibi karşılaştırıcı söylemler, ebeveyn üzerinde baskı yaratabilir ve bu baskı farkında olmadan çocuğa yansıyabilir. Oysa her çocuğun gelişim hızı, mizacı ve hazır bulunuşluğu farklıdır. Bu nedenle tuvalet eğitimi sürecinde başka çocuklarla kıyaslama yapılmaması, sürecin daha sağlıklı ilerlemesine katkı sağlar.Gece tuvalet kontrolü ise gündüz tuvalet alışkanlığı kazandıktan sonra zamanla gelişen bir beceridir. 2-3 yaş döneminde gece alt ıslatmaları gelişimsel olarak normal kabul edilir ve bu durum için çocuğun suçlanmaması ya da baskı altına alınmaması gerekir. Gece kuru kalma becerisi, çocuğun sinir sistemi olgunlaşmasıyla yakından ilişkilidir ve çoğu çocukta kendiliğinden gelişir.Tuvalet eğitimi sürecinde tutarlılık da önemli bir unsurdur. Evde uygulanan yaklaşım ile bakım verenlerin ya da okul ortamındaki uygulamaların mümkün olduğunca benzer olması, çocuğun kafasının karışmasını önler. Bu nedenle ebeveynlerin kreş öğretmenleriyle iletişim halinde olması ve ortak bir tutum belirlemesi süreci destekleyici olacaktır.Unutulmamalıdır ki tuvalet eğitimi, çocuğun kontrol duygusunu kazandığı ilk alanlardan biridir. Bu süreçte çocuğa alan tanımak, onun bedenine saygı göstermek ve başarabildiği her adımı fark edip takdir etmek, çocuğun hem beden farkındalığını hem de duygusal dayanıklılığını güçlendirecektir. Sabır, anlayış ve sevgiyle ilerleyen bir tuvalet eğitimi süreci, çocuğun yaşam boyu sürecek sağlıklı alışkanlıklarının temelini oluşturur.Ebeveynler, tuvalet eğitimi sürecinde zorlandıklarını hissettiklerinde ya da sürecin ilerleyişiyle ilgili kaygı yaşadıklarında profesyonel destek almaktan çekinmemelidir. Her çocuğun ihtiyacı farklı olduğu için, tuvalet eğitimi süreci de bireysel olarak ele alınmalıdır. Çocuğunuzun gelişim özelliklerine ve ailenizin dinamiklerine uygun bir yol haritası oluşturmak için, bu süreçte benden profesyonel destek alabilirsiniz. Doğru yönlendirme ve sağlıklı bir yaklaşım, hem ebeveynin hem de çocuğun bu süreci daha güvenli ve huzurlu bir şekilde deneyimlemesine yardımcı olur.Sevgilerimle,Uzm. Psk. Selen Bulut Kapan

Overthinking: Zihnin Sessizce Hayatı Ele Geçirdiği Yer

Overthinking çoğu zaman fark edilmeden başlar. İnsan bir sabah uyanıp “bugün fazla düşüneyim” diye bir karar almaz. Daha çok, düşünmenin içine yavaş yavaş çekilir. Başta her şey oldukça masumdur. Bir meseleyi anlamaya çalışıyordur, doğru kararı vermek ister, hata yapmamayı önemser. Zihin bu noktada faydalı bir araç gibidir. Analiz eder, tartar, olasılıkları sıralar. Fakat bir yerden sonra düşünme ilerlemez, sadece tekrar etmeye başlar. Aynı sahneler, aynı cümleler, aynı sorular… Zihin doludur ama yol almıyordur. Overthinking tam olarak burada kendini belli eder: düşünmenin üretkenliğini kaybettiği ama durmayı da bilmediği yerde.İnsan zihni belirsizlikle arası pek iyi olmayan bir yapıya sahiptir. Belirsizlik, kontrol kaybı hissini beraberinde getirir. Kontrol kaybı ise güvensizliktir. Bu yüzden zihin bilinmeyenle karşılaştığında onu düşünerek evcilleştirmeye çalışır. “Eğer bunu yeterince düşünürsem, başıma geldiğinde hazırlıklı olurum” düşüncesi çok tanıdıktır. Overthinking bu açıdan bakıldığında bir korunma çabasıdır. Zihin bizi korumaya çalışır. Hayal kırıklığını azaltmak, acıyı önlemek, yanlış yapmamak ister. Ama çoğu zaman yaptığı şey tam tersidir. İnsan daha gergin, daha yorgun ve daha kararsız bir hale gelir.Overthinking’in en zor taraflarından biri, insanı sürekli zihinsel bir zamanın içine hapsetmesidir. Zihin ya geçmiştedir ya da gelecekte. Geçmişte yapılan bir konuşma tekrar tekrar oynatılır. “Bunu neden böyle söyledim?”, “Keşke şunu deseydim.” Gelecekte ise henüz yaşanmamış ihtimaller yaşanır. “Ya böyle olursa?”, “Ya başaramazsam?”, “Ya pişman olursam?” Zihin bu iki zaman arasında mekik dokurken, şu an neredeyse tamamen aradan çekilir. Oysa hayat sadece şu anda yaşanır. Overthinking bu temas noktasını kaçırır.Geçmişe dönük overthinking genellikle suçluluk ve pişmanlık duygularıyla iç içedir. Zihin geçmişi didik didik ederken, insan kendine karşı giderek daha sert bir dil kullanmaya başlar. O günkü şartlar, o anki duygular, o zamanki imkanlar unutulur. Bugünün farkındalığıyla dünü yargılamak kolaydır. Ama bu yargı, insanı ileri taşımaz. Aksine, geçmişte takılı kalmasına neden olur. Geçmişle ilgili düşünmek öğretici olabilir, fakat overthinking öğretmez; sadece yorar.Geleceğe dönük overthinking ise çoğu zaman kaygı üretir. Henüz olmamış şeyler, sanki olmuş gibi hissedilmeye başlanır. Bir konuşma yapılmadan önce defalarca prova edilir. Bir adım atılmadan önce onlarca senaryo düşünülür. Zihin “hazırlanıyorum” zanneder ama aslında korkuyu besler. Çünkü ne kadar çok ihtimal düşünülürse, o kadar çok risk görünür hale gelir. Bu da insanı hareketsiz bırakır. Yanlış yapma korkusu, hiçbir şey yapmamaya dönüşür.Overthinking’in sinsi taraflarından biri, zamanla kimliğin bir parçasıymış gibi algılanmasıdır. İnsan kendini “fazla düşünen biri” olarak tanımlar. Sanki bu değişmez bir özellikmiş gibi. Oysa overthinking bir karakter özelliği değil, öğrenilmiş bir zihinsel alışkanlıktır. Çoğu insan, hayatın erken dönemlerinde düşünerek ayakta kalmayı öğrenir. Duygularını ifade edemediği, ihtiyaçlarının görülmediği ya da hata yapmanın ağır sonuçlar doğurduğu ortamlarda zihin güvenli bir alan haline gelir. Hissetmek karmaşıktır, düşünmek ise daha kontrol edilebilir görünür. Zihin bu yüzden zamanla direksiyona geçer.Bu noktada overthinking’in çoğu zaman duygulardan kaçış olduğunu görmek önemlidir. Kaygı, korku, değersizlik, yalnızlık gibi duygular doğrudan temas edilmesi zor alanlardır. Zihin bu duygularla yüzleşmek yerine, onların etrafında düşünceler üretir. Böylece insan hissetmek yerine düşünür. Ama duygular düşünülerek çözülmez. Bastırıldıkça başka şekillerde kendini gösterir. Bedende bir gerginlik, içte tarif edilemeyen bir huzursuzluk, sürekli bir tetikte olma hali… Overthinking bu belirtilerle birlikte yürür.Düşünmekle düşünceye tutunmak arasındaki fark burada belirginleşir. Sağlıklı düşünme, bir noktada tamamlanır. Bir karar verilir, bir adım atılır ya da bir konu rafa kaldırılır. Overthinking ise açık uçludur. Zihin hep biraz daha ister. Bir ihtimal daha, bir analiz daha, bir senaryo daha. Ama bu “biraz daha” hali hiçbir zaman tatmin olmaz. Hayat ise beklemez. Hayat, kesinlik olmadan da akmaya devam eder.Overthinking’le baş etmeye çalışırken yapılan en yaygın hata, onu tamamen yok etmeye çalışmaktır. “Artık düşünmeyeceğim” demek, çoğu zaman zihni daha da gürültülü hale getirir. Çünkü zihin susturulmak istemez. Anlaşılmak ister. Overthinking’i dönüştürmenin yolu, onunla savaşmak değil, onun ne anlatmaya çalıştığını fark etmektir. Zihin neden bu kadar meşgul? Hangi belirsizlik tahammül edilmez hale gelmiş? Hangi duygu görülmek istiyor?Zihnin yavaşladığı anlar genellikle çok basit anlardır. Büyük farkındalıklar ya da derin çözümler gerekmez. Bazen sadece bedene dönmek yeterlidir. Yürürken adımların yere temasını hissetmek, nefesin ritmini fark etmek, bir nesneye gerçekten bakmak… Bu anlar zihni tamamen susturmaz ama onun merkezdeki yerini alır. Overthinking, hayatla temas koptuğunda güçlenir. Temas geri geldiğinde zayıflar.Overthinking’den çıkmak, daha az düşünmek anlamına gelmez. Zihin her zaman düşünecek. Bu onun doğası. Asıl mesele, zihnin hayatın direksiyonunda olup olmamasıdır. Düşünceler gelir ve gider. Ama insan onlarla özdeşleşmediğinde, arada bir boşluk oluşur. O boşlukta seçim vardır. O boşlukta hareket vardır. O boşlukta nefes vardır.Belki de en rahatlatıcı farkındalık şu olabilir: Her şeyi çözmek zorunda değilsin. Hayatın tüm soruları net cevaplar içermez. Bazı belirsizlikler çözülmek için değil, taşınmak içindir. Overthinking belirsizliği ortadan kaldırmaya çalışır. Hayat ise belirsizlikle birlikte akmayı öğretir. Bu fark kabul edildiğinde, zihin biraz olsun gevşer.Zihin sustuğunda değil, dinlendiğinde iyileşir. Overthinking de ancak böyle dönüşür. Bastırarak değil, anlayarak. Zorlayarak değil, temas ederek. İnsan bir noktada fark eder ki düşünceler hâlâ geliyor ama artık hayatın önüne geçmiyor. Zihin arka planda çalışıyor, hayat ise nihayet öne çıkıyor. Ve belki de en önemli şey, insanın tekrar kendi yaşamıyla temas kurabilmesi oluyor.
Yarkın EREN 03.01.2026