Transseksüellik


TRANS BİREYLERİN TOPLUMSAL VE İSTAHDAM ALANLARINDA KARŞILAŞTIKLARI ZORLUKLAR


 


Türk toplumu; yaşanan coğrafyanın da etkisiyle geleneksel bir yapıya sahipken, aynı zamanda batı kültürünün etkisinde kalmıştır. Dolayısıyla bu sentezden kaynaklı bir çatışma içerisindedir. Bu çatışma da toplum içerisinde birçok dezavantajlı gruplar yaratmaktadır.


Biz de toplumdaki dezavantajlı gruplardan trans bireylere ve onların problemlerine odaklandık. Bu araştırmayı yaparken trans bireylerin problemlerine dikkat çekmek ve farkındalık sağlamak amacıyla yola çıktık.


Toplumun, trans bireyleri soyutlaması ya da soyutlamaya çalışması bu araştırma sırasında karşımıza çıkan problemlerin çatısını oluşturuyor. Translar, anayasal düzeyde haklara sahip olmadıkları gibi devlet tarafından da ötekileştiriliyor ve dışlanıyorlar. Cinsel kimliklerini özgürce yaşayamayan transların çok büyük bir bölümü hayatlarını sürdürebilmeleri için gerekli olan maddi kaynakları sağlayamıyor, istihdam edilmiyorlar. Buna istinaden seks işçisi olmak zorunda kalan birçok trans birey bulunmakta. En doğal haklarından eğitim ve sağlık hizmetlerinden yararlanamıyorlar. Ataerkil ve muhafazakâr toplum yapısı transların hayatını ahlak dışı olarak tanımladıkları için yalnız ve izole bir hayata mahkûm kalıyorlar. Fiziksel ve psikolojik şiddete maruz kalarak sağlıklarını kaybetmeleri diğer bir gerçek olarak karşımıza çıkmakta. Trans bireylerin yaşadıkları problemleri umursamayan devlet ve toplum bu yarayı daha da derinleştiriyor.


Araştırmamızda kartopu yöntemini kullanarak trans bireylere ulaştır. 19 kişiyle bağlantı kurup 9 kişiyle görüşme gerçekleştirdik. Bu görüşmeler esnasında 642 dakika ses kaydı aldık. Bu görüşmelerin dışında da SPoD, Listag, İstanbul LGBTT gibi derneklerle, KaosGL dergisiyle temasa geçtik.



TRANSSEKSÜELLİK HAKKINDA


 


1.Transseksüellik Nedir?


 


           Doğumda anatomik, genetik ve biyolojik özelliklerimizle belirlenen cinsiyetimize ‘biyolojik cinsiyet’ denmektedir. Kişi 2-3 yaşlarındayken ‘ben kızım’ ya da ‘ben oğlanım’ duygusu yani ‘cinsel kimliği’ oluşmaya başlar. İnsanların büyük bir kısmının cinsel kimliği biyolojik cinsiyetleri ile uyumlu olmasına rağmen bazı kişiler kendilerini biyolojik cinsiyetlerine değil karşı cinsiyete ait hissedebilirler (örneğin doğumunda kadın cinsel organlarına sahip bir kişinin kendisini erkek, ya da erkek organları ile doğan bir kişinin kendisini kadın olarak tanımlaması gibi…) Kişinin cinsel kimliği ile biyolojik cinsiyetinin örtüşmediği bu duruma ‘tansseksüalite’ denir. Transseksüel bireyler yaşadıkları bu uyumsuzluğu giderebilmek için tıbbi (hormonal ve/veya cerrahi) müdahaleye ihtiyaç duyabilirler.


 


2.Transseksüelliğin Tarihi


 


        İnsanlık tarihi var olduğundan bu yana, bazı insanların kendini karşı cinse ait hissettiği bilinmektedir. Ancak transseksüellik kavramını ilk olarak 1900’lü yılların başında Magnus Hirschfeld kullanmıştır. Bu durumu sadece kılık kıyafet anlamında değil, ruhsal ve bedensel olarak kendini karşı cinsin özelliklerinde hissetmek olarak tanımlamaktadır.


 


3.İlk Transseksüeller


 


        Kayıtlara geçen ve ilk transseksüel Danimarka doğumlu Einar Wegener’dir. 1882 yılında doğan Wegener 22 yaşında erkek olarak evlenir. Aynı zamanda başarılı sayılabilecek bir sanatçıdır ve eşi de kendisi gibi bir ressamdır. Eşinin durumu kabullenip benimsemesiyle gizlenme ihtiyacı hissetmemişlerdir. Kadın olarak kullandığı isim ise Lili Elbe’dir. Lili Elbe olarak beş kez ameliyat olmuş, 1931 yılında Almanya’da hayatını kaybetmiş ve bir kadın olarak gömülmüştür. Lili Elbe’nin hayatı ‘Danimarkalı Kız’ filmine de konu olmuştur.


 


           Türkiye’de ise kayıtlara geçen ilk cinsiyet ameliyatı Serbülent Sultan’a aittir. Ancak Serbülent Sultan çift cinsiyetli doğduğu için 18 yaşındayken geçirdiği ameliyatta kadın olarak yaşamına devam ederken tam anlamıyla bir cinsiyet değişimi yaşamamıştır. İlk transseksüel ise ünlü sanatçı Bülent Ersoy’dur. 1952 yılında doğan Bülent Ersoy 1981 yılında İngiltere’de geçirdiği ameliyat sonrası Türkiye’de transların bilinirliği açısından önemli bir adım olmuştur.


 


4.Dünya’da ve Türkiye’de Transseksüellik


 


           Her konuda olduğu gibi translara bakış açısı ülkelere ve coğrafyaya göre farklılık göstermektedir. Refah seviyesi yüksek eğitimli toplumlarda transların anayasal düzeyde ve sosyal yaşamda hakları korunurken, birçok toplumda yasaklanan ve kabul görmeyen bir durumdadır. Örneğin İskandinavya ülkeleri ve Kanada, Avustralya gibi ülkeler bu konuda eşitlikçi bir yaklaşım sergilerken, Ortadoğu veya Afrika ülkeleri gibi çevre ülkelerde transfobi üst düzeydedir. Güneydoğu Asya’da; Filipinler, Tayland, Singapur gibi ülkelerde ise dünyayla kıyaslandığında yoğun bir trans nüfusu barınmaktadır. Coğrafya içerisinde durum normal karşılanmakta ancak hemen hemen bütün translar seks işçisi olarak çalışmaktadır ve bu durum adeta bir sektör haline gelmiştir.


           Türkiye’ye baktığımızda ise trans bireyler zorlu yaşam koşulları altında hayatını devam ettirmektedir. Eşitlikçi bir yapı söz konusu değildir, sosyal ve hukuki anlamda önlerinde birçok engel bulunmaktadır.


 


5.Trans Hakları


           İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ” Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdanla donatılmışlardır, birbirlerine kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.” Şeklinde başlamaktadır. Ancak dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de translar açısından bu maddenin bir geçerliliği yoktur. Transların ayrımcılığa uğradığı bazı temel hakları sıralamak gerekirse; eğitim, sağlık, sosyal güvence, evlilik, istihdam, barınma en önemlileri olarak ortaya çıkmaktadır.


 


BULGULAR


 


1.TOPLUMSAL EŞİTSİZLİKTE TRANS BİREYLER


 


Toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılık, cinsiyet rollerinin ‘doğal’ ve değişmez, biyolojik varlığımıza bağlı şeyler olduğu varsayımına dayanır. Bu varsayım yanlıştır, çünkü cinsiyet rolleri hem zaman içinde hem de kültürden kültüre değişirler. Kadınlarla erkeklerin birbirlerinden farklı olmaları, basitçe bir ‘farklılık’ olarak yaşanmaz, aynı zamanda, eşitsizliğin ve ayrımcılığın meşrulaştırılması da bu farklılığa dayandırılır. Farklılık, genel geçer Kadınlık ve Erkeklik kalıplarının üretilmesi ve yeniden üretilmesiyle sürdürülür, pekiştirilir. Ayrımcılık, bu kalıpların varlığını sürdüren en önemli araçlardan biridir. Bu toplumsal cinsiyete dayalı eşitsizlik ve ayrımcılıktan toplumun en dezavantajlı gruplarından olan trans bireylerde büyük ölçüde zarar görmektedirler. Toplumun geneli tarafından kabul görülmemiş olmanın verdiği psikolojik zararın yanında birçoğu zulüm, zorbalık ve fiziksel şiddete maruz kalmışlardır. Trans bireylere karşı eşitsizliği besleyen en büyük faktör toplumsal normların yanı sıra hukuk kurallarının eşitlikçi olmayan yaklaşımlarıdır. Trans bireyleri ayrımcılıktan ve nefret suçlarından koruyacak hukuksal çerçeve birçok ülkede olmadığı gibi Türkiye’de de mevcut değildir. Bunun yanı sıra cinsel yönelimleri doğrultusunda evlenmek istedikleri cinsiyetlerle evlenmeleri hukuk kuralları gereğince mümkün değildir.


 


1.1.ANAYASAL HAKLARDAN DIŞLANMA


 Sahip olmaları gereken anayasal haklar kanunlarca kendilerine tanınmıyor ve toplumsal hayatta ötekileştirilip ayrımcılığa uğruyorlar. Trans bireylere homojen bir grupmuş gibi davranılıp dışlanıyorlar.


Yaptığımız görüşmelerde Deniz anayasal haklardan mahrum bırakılmalarını şöyle anlatıyor:


 


Bir düşünsenize sevdiğiniz insanla istediğiniz halde evlenemediğinizi. Evliliğin gerekçesi nasıl farklı cinsiyetlerden olmak olabilir e madem gerekçeyi bu koydun o zaman neden bana ait olduğum cinsiyetin kimliğini vermekte bu kadar zorluk çıkartıyorsun.(…) Doğuştan ait olduğu cinsiyete sahip olanlar böyle bir hakka sahipken bizler neden böyle zorluklarla baş etmek zorunda bırakılıyoruz bu benimde hakkım nasıl beni bundan mahrum edebilirsin.(…) [Trans erkek]


 


           Heteroseksüel tüm bireyler evlenme hakkına sahipken LGBTİQ+ bireylere hukuken ayrımcılık yapılıyor. Homoseksüel ilişkilerin hukukta hiç yeri olmamasının yanı sıra ait oldukları cinsiyetin kimliğini almak konusun da birçok zorluk çıkartılıyor. Mesela kimliklerine sahip olabilmek için psikolog raporuna ihtiyacı olan trans bireyler senelerce hastanelerde ‘sürünüyorlar.’


 


1.2.ÖTEKİLEŞTİRME, DIŞLANMA VE AYRIMCILIK


 Hukuken ayrımcılığa maruz kaldıkları gibi toplumsal eşitsizliklere de maruz kalıyorlar. Aile ve çevredekilerinden gördükleri baskıların yanı sıra bir de ötekileştirilerek toplumsal hayattan dışlanıyorlar. Yener bu konuyla ilgili bizlere şunları söyledi:


(…) Bir abim vardı takılıyorduk, eşi ben ve kendisi vakit geçirip bir şeyler           yapıyorduk. Bana bir gün dedi ki; “Eşimle bir fantezi denemek istiyorum ama    yanımızda biyolojik bir erkek istemiyorum sen sonradan oldun ya ben seni eşimden kıskanmam.” Diyerek beni bu şekilde fantezileri davet ettiler. [Trans erkek, 24]


 


Yener biyolojik olarak bir erkek olmadığı için kendini erkek olarak hissetmesine rağmen çevresinde erkek yerine konmuyor. Trans bireyler ‘sonradan bir erkek’ olduğu için diğer erkeklerden ayrı tutulup farklı şekilde muameleye maruz kalıyorlar. Homojen bir grup gözüyle bakılıp toplumsal hayatta ötekileştiriliyorlar.


 


1.3.MUHAFAZAKÂR TOPLUM YAPISI


Yaşadığımız bu coğrafya ananevi olarak ataerkil bir toplum yapısına sahip. Bu toplum yapısı ülkeye yerleşmiş olan muhafazakârlıkla birleşince trans bireyler, toplum tarafından belirlenen ahlaki normlar içerisinde ahlak dışı olarak kabul ediliyorlar. Yanlış bedenlere hapsolmuş ruhlara sahip olmaları kendi suçlarıymış gibi gösteriliyor. Trans bireylere ‘kâfir’ gözüyle bakılıp, cinsiyet değiştirmeleri ‘ayıp’ olarak tanımlanıyorlar. Çağlar bize bu konuyla ilgili şunları söyledi.


(…)İnsanlar yanımda dinle ilgili bir şey konuştukları zaman bana dönüp; “Sen kâfirsin anlamazsın bu konulardan zaten” gibi şeyler söylüyorlar. Sadece cinsiyet değiştirdiğim için ben artık dinden çıkmış olarak kabul ediliyorum. Anneme bile bu konudan ilk bahsettiğim zaman; “Tövbe et kızım senin yolun yol değil dön bu yoldan” demişti bana. Sonuç artık görüşmüyoruz. [Trans erkek]


           Muhafazakâr bir aileye sahip olan Çağlar annesinin bu gibi tepkilerinden dolayı babasına dahi açılamadan evini ve ailesini terk etmek zorunda kalanlardan sadece bir tanesi.


 


1.4.ATAERKİL TOPLUM YAPISI


           Bunun yanı sıra sahip olduğumuz ataerkil toplum yapısı erkeklik gibi baskın bir cinsiyetin bırakılıp ta kadınlık gibi ‘erkeğin yönettiği cinsiyete’ geçilince trans kadınlar toplum içerisinde trans erkeklerden daha fazla ayrımcılığa ve tacize maruz kalıyorlar. Trans kadınlara birer seks işçisi gözüyle bakılıyor ve ‘tek işlevleri erkeklerin fantezilerini süslemekten ibaret’ olarak algılanıyor. Emel bizlere bu konuyu şu sözleriyle anlattı:


Erkeklik gibi yüksek bir mertebeyi bırakıp kadın olduğunuz zaman toplum tarafından kabullenmeniz daha zor oluyor.(…) Onlara göre bizler sadece gece saatlerinde sokağa çıkma hakkına sahibiz sabahları sokakta görünmemiz bile ayıp. Sanki birer sapıkmışız gibi yolda yürüme şeklimiz bile tahrik edici bir hareket gibi yansıtılıyor. [Trans kadın, Aktivist]


Bu sebeple araştırmamız boyunca trans kadınlara ulaşmakta çok daha fazla zorlandık. Ulaşabildiğimiz trans erkek sayısı ulaşabildiğimiz trans kadın sayısının iki katı. Erkek ve kadın nüfusunun hemen hemen eşit olduğu bu ülkede-Kadınlar 49,8, erkekler 50,2- kadınlar ülkenin dezavantajlı grupları arasında yer alıyor. Bu yüzden trans kadın olan her birey trans olmanın getirdiği zorluğun yanı sıra kadın olmanın getirdiği zorluklarla da uğraşmak zorunda kalıyor.


 


2.TRANS BİREY VE ÇALIŞMA HAYATI


              Çalışma hayatı, trans bireyler açısından ayrımcılığın en yoğun şekilde yaşandığı alanlardan biridir. Çünkü çalışma hakkı ve özgürlüğü, ekonomik ve sosyal haklar kapsamı içerisinde, bireyin en temel haklarındandır. Ve herkesin olduğu gibi trans bireyler de maddi refahını sağlamak için çalışmak zorundadır. Çalışma hakkı ve özgürlüğü anayasal bir hak olmasına rağmen trans bireyler açısından bu hak, halen ülkemizde mücadele edilmesi gereken bir konudur.


 


2.1.MOBBİNG


Mobbing, bir grup insanın, bir kimseye veya başka bir gruba sosyal kabadayılık yapması olarak tanımlanabilir. Psikolojik şiddet, baskı, kuşatma, taciz, rahatsız etme veya sıkıntı vermek anlamlarına gelir. En iyi ifade eden anlamıyla yıldırma veya iş yerinde psikolojik terör anlamlarıdır. Ülkemizde zaten kötü durumda olan çalışma koşulları trans bireyler üzerinde daha da büyük baskı yaratmaktadır. İş hayatında kendine yer bulmakta zorlanan trans bireyler çalıştıkları iş yerlerinde bir de mobbinge maruz kalıyorlar. Birçoğu bu sebepten dolayı istifa ediyor ya da etmeye zorlanıyorlar. İş başvuru, işe alınma, terfi ettirilme, işten ayrılma, vasıfsızlaştırma süreçleri de dahil olmak üzere iş hayatında her türlü transfobik ve cinsiyetçi tutumlara uğruyorlar. Masal bu konuyla ilgili bizlere şunları anlattı;


Bundan önce çalıştığım yerde yaklaşık 2 senedir çalışıyordum. İşe girdiğimden bu yana birçok işin yükünü de benim omuzlarıma vermelerine rağmen ne mevkiim ne de maaşım yükselmişti. Zam istediğim zamanda ise “seni bu halinle çalıştırdığıma dua etmiyorsun da bir de utanmadan benden zam mı istiyorsun” tepkisini alınca daha fazla orda kalamazdım.(…) [Trans Kadın, Satış Danışmanı]


 


Masalın iş yerinde uğradığı mobbingten kaynaklı olarak yeni girdiği iş yerinde kimliğini saklamak zorunda kaldı. Masal gibi daha birçok trans birey çalışma ortamında gerek iş arkadaşları gerek işverenleri gerekse müşteriler tarafından birçok defa sözlü ve fiziksel tacize aynı zamanda hakaretler ve aşağılayıcı tavırlara maruz kalmaktalar.


 


2.2.SINIRLI ÇALIŞMA ALANLARI


Mobbinge maruz kalmasına rağmen hala aynı iş yerinde çalışmaya devam etmek zorunda olan birçok trans bireyde var çünkü çalışma alanlarındaki kısıtlılıktan dolayı işsiz kalmayı göze alamıyorlar. Alper bize bununla ilgili şunları söyledi:


           (…) Yaklaşık 3 aydır işsizim. Birçok yere başvuru yaptım çoğu reddedildi çoğuna


cevap dahi gelmedi.(…) Zaten okumamış ve tam olarak kendinizi ait hissettiğiniz cinsiyetin kimliğini elinize almamışsanız başvuru yapabileceğiniz yerler ya club, bar tarzı yerlerdir ya da Beşiktaş, Taksim gibi yerlerdeki kafelerde garsonluktur.[Trans erkek, İşsiz]


Trans bireylerin çalışma alanlarının kısıtlı olması ve hatta kısıtlı olan bu alanlarda da işe alınmaları için patronlarının ‘insaflarına’ kalmaları birçoğuna geçim sıkıntısı yaratıyor ya da çalışmak istemedikleri birçok işi yapmak zorunda bırakılıyorlar.


 


SONUÇ


Tüm bu bulgulardan da anlaşılacağı kadarıyla da trans bireyler hayatın her alanında dezavantajlı grup olarak ele alınabilir. Tüm toplumsallaşma süreçlerinde birçok sorunla karşılaşmalarına rağmen çoğu hayatını devam ettirebilmek için psikolojik şiddete göz yummak zorunda bırakılıyorlar. Fakat ülkemizde translara yapılan tüm bu davranışlar o kadar katlanılamaz seviyelere geldi ki nefret söylemleriyle birlikte trans cinayetleri de aynı oranda artış gösterdi. Toplumsal boyutta olduğu gibi hukuksal boyutta da bu cinayetler cezasız kalıyorlar. Bu araştırmamızın sonucunda trans bireylerin hayatlarının ne kadar zor olduğunu ve toplumun hayatı onlara daha da zor hale getirdiğini görünür kılmaya çalıştık.


 


EK


1.SÖZLÜK


TOPLUMSAL CİNSİYET/BİYOLOJİK CİNSİYET: İki sabit toplumsal cinsiyet kimliği olduğu düşüncesinin ötesine geçmek, bazılarımız için yeni ve baş etmesi güç bir fikirken, bazılarımız için hayatın ta kendisi. “Biyolojik cinsiyet” ve “toplumsal cinsiyet” ayrı, ancak bağlantılı kavramlardır. Biyolojik cinsiyet, genel olarak, bir insanın penis, testisler, vajina, rahim ve benzeri biyolojik özellikleri üzerinden tanımlanır. Bunlar anatomik bakımdan bir kişiyi kadın ya da erkek olarak tanımlayan özelliklerdir. “Toplumsal cinsiyet” ya da tıpta kullanılan terimiyle “cinsellik kimliği” ise çeşitli anlamlarda kullanılır. Bazen “toplumsal cinsiyet” kavramıyla toplumsal cinsiyet rolleri ya da ifadeleri -belli bir zaman döneminde belli bir kültürde “erkeksi” ya da “kadınsı” kabul edilen davranış özellikleri- kastedilir. Bu özellikler, saç şekli ve giyim stilinden, insanların konuşma ya da duygularını ifade etme tarzlarına kadar uzanabilir. “Toplumsal cinsiyet” kavramı, toplumsal cinsiyet kimliğini -erkek, kadın ya da transseksüel olarak kendimize dair içsel algımızı- ifade etmek için de kullanılabilir.


CİNSEL YÖNELİM: Belli bir cinsiyetteki bireye karşı süregelen duygusal, romantik ve cinsel çekimi ifade eder. Cinselliği oluşturan dört unsurdan biridir. Cinsellikle ilgili diğer üç unsur ise; 1-Biyolojik cinsiyet, 2-Toplumsal cinsiyet kimliği (erkek ya da kadın olmaya ilişkin psikolojik duyum) 3-Toplumsal cinsiyet rolü (eril ya da kadınsı davranışları belirleyen kültürel normlara uyum). Tanımlanmış üç cinsel yönelim ise; -Kişinin kendi cinsiyetinden birine yönelmesi eşcinsellik, -Kişinin karşı cinsiyetten birine yönelmesi heteroseksüellik, -Kişinin her iki cinsiyete de yönelmesi biseksüelliktir. Cinsel yönelim, duyguları ve kendilik kavramını içerdiği için cinsel davranıştan farklıdır. Bireyler davranışlarıyla cinsel yönelimlerini ifade edebilecekleri gibi etmeyebilirler de. Birey, kendi cinsel yönelimini nasıl adlandırıyorsa o esastır.


KARŞIT GİYSİCİLİK-TRA(NS)VESTİZM (TRANSVESTİSM): Geçici olarak karşı cinsten biri gibi yaşamak için, o cinse ait giysilerin giyilmesi ve karşı cins gibi davranılmasıdır. Kalıcı bir cinsiyet değişikliği özlemi veya bununla ilgili hormonal/cerrahi tedavi isteği yoktur. Bu terim Avrupa’daki Crossdresser’a denk gelir ama ülkemizde daha çok transseksüellikle karıştırılmaktadır.


 TRAVESTİ: Daha çok dış görünüşle ve davranışlarıyla karşı cinse ait olma isteğinde olan kişi. Bu sözcük kişideki transvestizmi ifade eder. Halk arasında travesti dendiğinde daha çok kadın giyimindeki/davranışındaki erkekler akla gelse de travesti kelimesi aslında hem erkek hem de kadın için geçerlidir; yani erkek giyimindeki/davranışındaki kadınlar için de kullanılır.


 


TRANSSEKSÜEL: Kendisini karşı cinsten biri olarak tanımlayan kişidir. Hem erkek hem de kadın için geçerlidir. Kişi erkek olduğu halde kadın olmayı isteyebilir, kadın olduğu halde erkek olmayı isteyebilir. Ancak transseksüel, daha çok ruhsal eğilimler için belirleyici bir kelimedir. Kişinin davranışlarından çok iç dünyasında kendisini karşı cinsten biri gibi görmesi, hissetmesidir. Bu yüzden transseksüel bireyleri dış görünüşlerinden belirlemek söz konusu değildir. Çünkü bireyler, kendilerini karşı cinsten hissettiklerini dış görünüşlerine her zaman yansıtmazlar. Transseksüellik cinsiyete dair kimliği ifade eder; bireylerin cinsel yönelimi ile alakası yoktur. Transseksüel bir birey, heteroseksüel, biseksüel veya eşcinsel olabilir. *Halk arasında travesti, ameliyatla kadın olmamış, yalnızca dış görünümü ve davranışlarıyla kadın kimliğine bürünenleri; transseksüel ise giyim ve davranışlardan öte ameliyatla kadın olanları tanımlamak için kullanılan yerleşmiş kelimelerdir. Oysa her iki cinsiyet için de geçerli olmak üzere, kişinin cinsiyet geçişi ameliyatı olması ya da olmaması tanımlamalarda belirleyici özellik olmamalıdır. Kişinin kendisini nasıl hissettiği üzerinden getirdiği tanımlamanın esas alınması gerekir.


TRANSGENDER: Herhangi bir cerrahi müdahale geçirmiş yada geçirmemiş kadın veya erkeklerden biyolojik cinsiyetine ve görünümüne bir şekilde müdahale edenlerin tamamını kapsayacak şekilde, İngilizce bir tanımlama olup Türkçe ’deki travesti ve transseksüel tanımlamalarının ikisini de kapsar. İngilizcede LGBT kısaltmasındaki T’dir. Yurtdışında yaygın olarak kullanılmakla birlikte ülkemizde bu terim çok fazla yaygınlık kazanmamıştır.


HETEROSEKSİZM: Heteroseksüelliğin yegâne cinsel yönelim olduğunu ileri süren, diğer cinsel yönelimleri yok sayan, baskılayan ya da aşağılayan ideolojidir. Kadınlara yönelik ayrımcılık olan seksizmin (cinsiyetçilik), heteroseksüel olmayanlara yönelik halidir. Heteroseksizm, heteroseksüelliği bir zorunluluk olarak görme ve biricik varoluş biçimi olarak dayatma halidir.


Heteroseksizm, Gordan’ın sosyoloji sözlüğündeki tanıma göre, ‘Karşı cinsten insanların ilişkiye girdiği heteroseksü-elliğin karşıtı olarak aynı cinsten insanların ilişkiye girdiği homoseksüelliğin yer aldığı bir dizi toplumsal arenada hete-11roseksüelliğe ayrıcalıklı rol atfedilen, çok çeşitli toplumsal pratikleri (dilbilimselden fiziksele kamusal ve özel alanda açık ve üstü kapalı olarak) anlatan bir terimdir. Heteroseksizm tek başına eşcinsellik karşısında konumlanan bir durum değildir.


HETERONORMATİVİTE: Heteroseksüelliğin normal ve tek cinsel yönelim olarak görülmesi, toplumsal değerlerin, kuralların ve yaşam biçimlerinin herkes heteroseksüelmiş gibi kabul edilmesidir. İnsanların kadın ve erkek olarak ikiye ayrılmasını; cinsel ilişkilerin/evliliklerin sadece ve sadece karşı cinsiyetlere sahip kişiler arasında olabileceğini ve her cinsiyetin kendine has rolleri olduğunu iddia eden inançlar, düşünceler, normlar bütünüdür.


HOMOFOBİ: Genel anlamıyla eşcinsellere ilişkin olumsuz duygu, tutum ve davranışlar olarak tanımlanır. Homofobi, kişisel bir korku ve irrasyonel bir inanç olmanın çok ötesinde kültür ve anlam sistemleriyle, kurumlar ve sosyal geleneklerle ilişkili olarak ele alınması gereken politik bir alanda oluşan, gruplar arası bir sürece işaret eder. Homofobi, daha bireysel (kişilik, benlik algısı, bilişsel yapılar vb.) süreçlerin de etkilediği, eşcinsellerin ve biseksüellerin bir dış grup olarak kavramsallaştırılması sonucunda oluşan ve belirli stereotiplerin eşlik ettiği bir gruplar arası ilişki ideolojisi olarak görülebilir. Homofobik ideoloji kendiliğinden 12kişisel bir özellik olarak değil, belirli bir sosyo-kültürel bağlam içinde oluşur. Kültürel ve bireysel koşullar ve süreçlere dayalı bütün köklerine rağmen pek çok sosyal psikolog, homofobinin ırkçılık ve seksizm(cinsiyetçilik) bağlantıları içinde anlaşılabileceğini düşünür. Homofobi bu anlamda seksizmin önemli bir uzantısıdır. Heteroseksüellikten farklı cinsel yönelimlere sahip insanlara karşı şiddet, erkekliğin, bir anlamda cinsiyetçi kullanımıyla “insanlığın korunması ve kontrolü” için bir mekanizma haline gelir.


TRANSFOBİ: Travesti ve transseksüellere yönelik önyargı ve nefreti anlatır. Biyolojik cinsiyetinden dolayı kendisinden beklenen seksüel ve toplumsal rollere uymayarak cinsiyet değiştirenlere karşı bir tür kaygı ve korku ifadesidir.


 


KAOSGL: Kaos GL grubu kurulduğundan itibaren Kaos GL dergisini çıkarmakta olan bir LGBTİ derneğidir. . Eylül 2000 tarihinden beri de Kaos Kültür Merkezi’nde kültürel etkinlikler, toplantılar, film gösterimleri düzenlemekte olup ilk LGBT kütüphanesini de oluşturmuştur. Ayrıca sosyal hizmetlerden psikolojiye, hukuktan mülteci alanına kadar birçok konuda danışmanlık ve hizmet vermektedir. 2006 yılından beri Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşmayı organize eden Kaos GL Balkan, Kafkas ve Orta doğu ülkelerinde çalışma yürüten yerel homofobi karşıtı örgütlerin tecrübe paylaşımı ve bir arada mücadele çatısı Homofobiye Karşı Bölgesel Ağ çalışmasının da kurucusu ve örgütleyicisidir. 


 


SPoD: Sosyal Politikalar Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği veya kısa adıyla SPoD, 21 Eylül 2011 tarihinden itibaren Beyoğlu'nda bulunan dernek merkezinin kurulmasıyla birlikte çalışmalarına başlamış, Türkiye'de toplumun her alanında yaşanan ve özelde cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli şiddet, baskı, sosyal dışlanma ve ayrımcılığa karşı mücadele eden bir LGBT derneğidir. Dernek yeni kurulmasına karşın, Türkiye'de LGBTİQ+ bireylere yönelik nefret suçu ve nefret cinayeti örneğini taşıyan birçok davanın savunuculuğunu üstlenmiştir.


TRANS-X TURKEY: Trans X Türkiye, Türkiye’deki trans bireyler hakkında ve onların haklarını desteklemek için oluşturulan bir internet portalıdır. Bu portal trans bakış açısı ile geliştirilmiştir ve trans bireyler tarafından gerçekleştirilecektir.

İstanbul LGBTT Dayanışma Derneği, Trans X Projesi'nin ana partnerlerinden birisidir.


LİSTAG: Lezbiyen Gey Biseksüel Trans İnterseks Bireylerin Aileleri ve Yakınları Derneği veya kısaca LİSTAG, LGBT bireylerin aile ve yakınlarına destek olmak için kurulmuş bir dernektir. Grup düzenli olarak toplantılar yapmakta, LGBTİQ+ bireylerin yakınlarını buluşturmakta, onların ve toplumun LGBTİQ+ ve homofobi konusunda bilgilenmesi ve bilinçlenmesi yönünde faaliyetlerde bulunmaktadır.


İSTANBUL LGBTT: Transların haklarını gözeten ve onlara psikolojik manevi yardım yapmayı amaçlayan trans sığınma evleri açan bir sosyal yardım derneği.


 

 


HAZIRLAYAN


 


Büşra Saltan


Derya Şahin


Ezgi Öztürk


Yusuf Engin


 


 


 


 


KAYNAKÇA


 


ŞAHİN Salih, (2015) Çalışma ve Sosyal Güvenlik İçin LGBT Hakları El Kitabı, 1, Kaos GL Ankara,2015.


           


ŞAHİN Salih, (2015) İçişleri Bakanlığı İçin LGBT Hakları El Kitabı, 1, Kaos GL Ankara,2015


.


YALÇIN Sezen, ŞAPKA Deniz, AKIN Mehmet, EKİNCİ Sultan, (2014), Yerel Siyasette LGBTİ Hakları, Cansu Atlay, 1, SPoD, İstanbul, 2014.


 


KARSAY Dodo, (2015), Trans Aktivistler İçin BM Savunuculuğu El Kitabı, Emirhan Deniz Çelebi, 1, Ayrıntı Basım Evi, Ankara, 2017.


 


http://www.kaosgldernegi.org/belge.php?id=sozluk


 


http://2015.ses.org.tr/wp-content/uploads/ses_lgbti.pdf


 


https://www.evrensel.net/haber/254155/calisma-hayatinda-lgbti-gerceginin-farkina-varmak


 


http://www.spod.org.tr/turkce/biz-kimiz/


 


http://www.istanbullgbti.org/lgbtt/


 


https://listag.org/


 


 


 





[1] Mahlas kullanılmıştır.



Yayınlanma: 24.02.2022 12:24

Son Güncelleme: 07.07.2022 11:02

Psikolog

Ezgi

ÖZTÜRK

Uzman Psikolog

(*)(*)(*)(*)(*)
33 Yorum
Kaygı (Anksiyete) Bozuklukları
Bağlanma Sorunları
Çatışma Çözme Becerileri
+8
Yapay zeka ile, kişiselleştirilmiş destek:
Menta AI
Yapay zeka ile,
kişiselleştirilmiş destek:
Menta AI

Şimdi indir, konuşmaya başla

App Store'dan İndirGoogle Play'den İndir
Bunları da sevebilirsiniz...

Başlamak: Eylemin ve İlk Adımın Psikolojisi

Hayatımızda yeni bir alışkanlığa, bir projeye ya da kendimize bakma ritüeline başlamak çoğu zaman göz korkutucu görünür. Genellikle o efsanevi "doğru anı" ya da içimizde bizi uçuracak o büyük isteği, yani motivasyonu hissetmeyi bekleriz. Ancak psikoloji, terapi dünyası ve kadim bilgelik öğretileri, başlamak konusundaki en büyük yanılgılarımızı birer birer gözler önüne seriyor. Gerçek bir başlangıç; motivasyonun gelmesini pasif bir şekilde beklemekle değil; eylemin kendisini, anlamın çağrısını ve bedenin o sessiz bilgeliğini keşfetmekle mümkündür.1. Motivasyon Miti: Harekete Geçmek İçin BeklemeyinBaşlamak istediğimizde bizi durduran en büyük ve en sinsi engel, zihnimizin kuytu köşelerinde dönüp duran olumsuz kısır döngülerdir. Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) modelinin bize öğrettiği en özgürleştirici gerçek şudur: Durumlar ya da hayatın getirdiği olaylar kendi başlarına bizi kilitleyemez; asıl mesele, bizim bu anları nasıl yorumladığımız ve onlara hangi görünmez anlamları yüklediğimizdir.O "doğru anı" ararken zihnimizden sessizce geçen "Asla başaramayacağım" ya da "Yine yarım bırakacağım" fısıltıları, birer mutlak gerçekmiş gibi anında içimizi kaplar. Bu olumsuz otomatik düşünceler, ruhumuzda kaygı, yetersizlik ve suçluluk gibi ağır duyguların fırtınasını koparır. Bu fırtınaya bedensel bir gerginlik, düğümlenen bir boğaz ya da hızlanan kalp çarpıntıları eşlik eder. Sonuç olarak, bu yoğun ve huzursuz edici bedensel hislerden kaçınmak için o an en kolay sığınağa kaçarız: Başlamayı ertelemek. Eylemden kaçındıkça, içimizdeki o "başaramayacağım" inancı daha da beslenir ve kendi kendini gerçekleştiren, aşılmaz görünen o olumsuz tuzağın tam ortasına yerleşiriz.Bu döngüyü kırmanın tek yolu, zihnimizin bize oynadığı bu büyük oyunu, yani "motivasyon yanılgısını" ortadan kaldırmaktır. Harekete geçmek için önce motivasyon hissetmemiz gerektiği inancı, bizi aynı yerde tutan tatlı bir yanılsamadır. Psikoterapi odalarında kanıtlanmış en büyük gerçek şudur: Eylem isteği ve o aradığımız motivasyon, aslında kişi kendini nazikçe ama kararlılıkla harekete geçirdikten sonra bir ödül gibi kendiliğinden ortaya çıkar. İçimizdeki fırtınanın tamamen dinmesini beklemek yerine, kendimize şefkat göstererek çok küçük, mikroskobik de olsa bir adım atmak, o devasa kısır döngüyü yerle bir etmenin yegane ve en cesur yoludur.2. Mükemmeliyetçilik Tuzağı ve Başlangıç SebatıYeni bir yola çıkarken zihnimiz bizi sıklıkla "ya hep ya hiç" diyen o mükemmeliyetçi düşünce kalıplarıyla sabote eder. Kendi kendimize fısıldarız: "En iyisini yapamayacaksan, hiç başlama!". En başta, olmak istediğimiz kadar kusursuz olamayabiliriz. Ancak unutmamak gerekir ki Aaron Beck yola doğrudan bir kuramcı olarak çıkmadı, Sokrates de ilk günden Sokrates olmadı. Yol göstericilerimizden öğrendiğimiz en değerli şey; merakın ve gözlemci bir zihin yapısına sahip olmanın, hazır yanıtlardan çok daha kıymetli olduğudur.Değişim için gereken hedeflerin kademeli, gerçekçi, kısa zamanlı ve bizim kontrolümüzde olmasına özen göstermeliyiz. Sadece ön kapıyı açıp kapamak ya da bahçe kapısına kadar yürümek gibi en küçük mikro adımlarla başlamak, başarısızlık korkusunun yarattığı o dondurucu felci kırar. Bu küçük adımların getirdiği her minik başarı hissi, kendimize olan güveni ve değişime olan inancımızı tazeleyerek bizi bir sonraki basamağa usulca hazırlar.3. Viktor Frankl: Başarı Paradoksu ve Kemerin GücüYeni bir başlangıç yaparken, gözümüzü sadece "başarıya" ya da "sonuca" dikmek bizi bir anda kilitleyebilir. Viktor Frankl’ın o çok değerli felsefesinde belirttiği gibi; başarı da tıpkı mutluluk gibidir, peşinden koşarak yakalanamaz. Biz ne zaman kendimizden daha büyük, daha anlamlı bir amaca odaklanırsak, başarı zaten o adanmışlığın doğal ve güzel bir yan etkisi olarak hayatımızda kendiliğinden belirir. Sonucu tamamen unutup bilincimizin sesine kulak verdiğimizde ve sadece o an elimizden gelenin en iyisini yapmaya odaklandığımızda, başarı zaten uzun vadede bizi sessizce takip edecektir.Logoterapinin ruh sağlığına dair bakışı, alışılagelmiş ezberleri bozar. Ruh sağlığı, sanılanın aksine hiçbir fırtınanın kopmadığı, tamamen gerilimsiz bir iç dengeden (homeostasis) ibaret değildir. İnsanın asıl ihtiyacı olan şey, mutlak bir hareketsizlik değil; uğrunda mücadele etmeye, emek vermeye değer bir hedefin, yani "anlamın" o davetkar çağrısıdır.Frankl bu yapıcı gerilimi harika bir mimari metaforla açıklar: Bir mimar, zamanın yıprattığı eski bir kemeri güçlendirmek istediğinde onun üzerindeki yükü artırır; çünkü tepeden binen o ağırlık, kemerin parçalarını birbirine çok daha sıkı kenetler. Hayatın önümüze çıkardığı sorumluluklar, iyileşmek için kendimize verdiğimiz cesur sözler ve başlamanın yarattığı o yapıcı içsel gerilim, bizi yıkmak için değil; aksine içsel yapımızı sağlamlaştırıp bizi bir arada tutmak içindir. Hayatta karşılaştığımız zorlukları her zaman kendimiz seçemeyiz; ama o şartlar karşısında nasıl bir duruş sergileyeceğimizi seçme gücü her zaman bizim elimizdedir.4. Beden Şimdiki Zamandadır: Yavaşlamanın ve İçsel Farkındalığın BilgeliğiZihin; pişmanlıklarla dolu geçmişe veya kaygılarla bezeli geleceğe kaçmayı çok seven amansız bir zaman yolcusudur; oysa bedenimiz her an yalnızca şimdiki zamandadır. Başlamak, yani o ilk adımı cesaretle atabilmek için önce zihnin ürettiği gürültülü ve korku dolu hikayelerden çıkmalı; bedenin ve nefesin o güvenli gerçekliğine demirlenmeliyiz. Travma bilgili yoga öğretileri, kendimizle yeniden güven inşa etmenin yolunun bedenimizdeki duyumları fark etmekten geçtiğini söyler.Bedenimizin o incecik fısıltılarına kulak vermediğimizde, derinlerde bir yerde kendimize temel ihtiyaçlarımızı karşılayamayacağımız, kendimizi güvende tutamayacağımız mesajını veririz. Ve beden, sesini duyuramadıkça en sonunda fısıltılarını birer çığlığa dönüştürmek zorunda kalır. Oysa içsel farkındalığımızı nazikçe geliştirerek bedenimizi tehditkar bir yabancı değil, bilge bir dost olarak görmeye başlayabiliriz. Hayatı her an bir yerlere yetişmeye çalışarak hızlı şeritte yaşamaya karşı, bilinçli bir şekilde yavaşlamak elimizdeki en büyük panzehirdir.Yavaşça hareket etmek veya sadece nefesin bedenimizdeki salınımını fark etmek, bazen aşırı uyarılmış zihnimize "sıkıcı", "çekici olmayan" ya da "ezikçe" bir eylem gibi gelebilir. Ancak tam olarak o koşturmacanın, endişenin ve gürültünün ortasında aradığımız o dinginlik ve sessizlik, tam da bu yavaş ve sakin anların kalbinde gizlidir. Günde sadece beş ya da on dakikalık nazik bir hareket veya nefes pratiği bile, sinir sistemimizi o hırçın "savaş ya da kaç" modundan parasempatik (sakinleştirici) limana usulca yanaştırır ve bizi eyleme en şefkatli şekilde hazırlar.5. İçsel Bir Yolculuğa Başlamak: En Cesur İyileşme AdımıBazen de en büyük ve en önemli başlangıç, dışarıdaki bir hedefe doğru değil, kendi içimize doğru atılan o ilk adımdır. Hayatın fırtınaları karşısında geliştirdiğimiz o koruyucu "güvenlik operasyonlarımızı", yani bizi koruduğunu sandığımız ama aslında dünyadan ayıran görünmez "duvarlarımızı" (örn: insanlardan kaçma, duygularımızı içe gömme, aşırı kontrol arayışları) fark etmek, iyileşmenin asıl başladığı yerdir. Kendimizi anlamaya, kendimize şefkatle yaklaşmaya adanmış derin bir bağ kurmak, atabileceğimiz en cesur başlangıç adımıdır.Şartlarımız ne kadar kısıtlayıcı görünürse görünsün, o şartlar karşısında nasıl bir duruş sergileyeceğimizi seçme gücü her zaman bizim elimizdedir. Bu içsel özgürlük, dış dünyadan bağımsız bir şekilde içimizde taşınmayı bekleyen bir cevherdir. Tıpkı Frankl’ın kemer metaforunda olduğu gibi; hayatın üzerimize yüklediği o kederler ve yükler bizi ezmek zorunda değildir. Kendimizi anlamaya adanmış derin ve güvenli bir terapi veya iyileşme yolculuğuyla, bu yükler bizi geleceğe çok daha sağlam bağlayan birer anlam harcına dönüşebilir. Kendi kısır döngülerimizi kırarak kendimizi aşmak ve kendimizle yeniden dost olmak, hayatımıza verebileceğimiz en güzel ve en kalıcı hediyedir. Kendinize karşı nazik olun ve o içsel yolculuğa başlamak için bugün küçük bir adım atın.

Neden Şema Terapi?

Neden Şema Terapi?Kavramsal Bir BakışŞema Terapi, Jeffrey E. Young ve çalışma arkadaşları tarafından bilişsel davranışçı terapinin geliştirilmiş ve bütüncül bir formu olarak ortaya konmuş bir psikoterapi yaklaşımıdır. Bu model, insan psikolojisini yalnızca düşünce ve davranış düzeyinde ele almaz; bireyin duygusal dünyasını, erken dönem yaşantılarını, bağlanma ilişkilerini ve kişilik gelişimini de merkeze alır.Şema Terapi’nin temel varsayımı, bireyin çocukluk ve ergenlik döneminde karşılanmamış temel duygusal ihtiyaçlarının, yaşamın ilerleyen dönemlerinde “erken dönem uyumsuz şemalar” olarak yeniden etkinleştiğidir. Bu şemalar, kişinin kendisi, diğer insanlar ve dünya hakkında geliştirdiği derin, köklü inanç kalıplarıdır.Bu yaklaşım; bilişsel davranışçı terapi, bağlanma kuramı, nesne ilişkileri kuramı, Gestalt terapi, psikanalitik kuram ve deneyimsel tekniklerin güçlü yönlerini bir araya getirerek bütüncül bir tedavi modeli sunar. Böylece yalnızca semptomların azaltılması değil, bu semptomların altında yatan yapısal nedenlerin de ele alınması mümkün olur.Özellikle kronik depresyon, kişilik bozuklukları, travma sonrası örüntüler ve tekrarlayan ilişki problemleri yaşayan bireylerde Şema Terapi, yüzeydeki belirtilerden ziyade bu belirtileri sürdüren derin psikolojik yapıları hedef alır.Bilişsel Davranışçı Terapiden Şema TerapiyeBilişsel Davranışçı Terapi (BDT), modern psikoterapinin en güçlü ve en çok araştırılmış yaklaşımlarından biridir. Depresyon, anksiyete bozuklukları, obsesif kompulsif bozukluk, yeme bozuklukları, cinsel işlev bozuklukları, somatik belirti bozuklukları ve madde kullanım bozuklukları gibi birçok alanda etkinliği bilimsel olarak kanıtlanmıştır.BDT’nin temel odağı, bireyin işlevsiz düşüncelerini fark etmesi, bunları yeniden yapılandırması ve davranışlarını değiştirmesidir. Bu yaklaşım birçok danışan için oldukça etkili ve kısa sürede sonuç verici olabilir.Ancak bazı durumlarda, semptomlar azalsa bile uzun vadede benzer sorunların tekrar ortaya çıktığı gözlemlenebilir. Bunun temel nedenlerinden biri, semptomları besleyen daha derin şema yapılarının değişmeden kalmasıdır.Şema Terapi, BDT’nin bu sınırlılığını tamamlayıcı bir yaklaşım olarak geliştirilmiştir. Amaç yalnızca semptomları azaltmak değil, bu semptomların kökeninde yer alan duygusal yaraları, çocukluk deneyimlerini ve temel inanç sistemlerini dönüştürmektir.Bu nedenle Şema Terapi, “neden tekrar ediyor?” sorusuna odaklanır ve bireyin yaşam döngüsünü daha derin bir düzeyde anlamlandırmasını sağlar.Örnek: AgorafobiAgorafobisi olan bir danışan, BDT sürecinde kaçınma davranışlarını azaltabilir, dışarı çıkma becerisini yeniden kazanabilir ve panik belirtilerinde belirgin bir düşüş yaşayabilir. Bu, terapinin önemli ve değerli bir kazanımıdır.Ancak danışanın zihninde “Dünya tehlikelidir”, “Kontrolü kaybedersem başıma kötü şeyler gelir” veya “Tek başıma güvende değilim” gibi köklü şemalar varlığını sürdürüyorsa, stresli yaşam olayları bu belirtileri yeniden tetikleyebilir.Şema Terapi bu noktada devreye girerek yalnızca kaçınma davranışını değil, bu davranışı doğuran temel güvenlik algısını da ele alır. Terapötik süreçte danışan, güvenli bağlanma deneyimi geliştirir ve içsel olarak daha dayanıklı bir yapı kazanır.Örnek: Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB)OKB tedavisinde BDT, özellikle maruz bırakma ve tepki önleme teknikleriyle oldukça etkilidir. Obsesyonlar ve kompulsiyonlar azaldığında danışanın günlük yaşam kalitesi belirgin şekilde artar.Ancak bazı danışanlarda, özellikle uzun yıllar süren OKB öykülerinde, altta yatan kişilik örüntüleri devam edebilir. Mükemmeliyetçilik, aşırı sorumluluk alma, hata yapmaktan yoğun korkma, kusurluluk şeması veya yüksek standartlar gibi yapılar bu bireylerde sık görülür.Şema Terapi, bu noktada yalnızca ritüelleri azaltmayı değil, kişinin kendisiyle kurduğu ilişkiyi de dönüştürmeyi hedefler. Danışan, “hata yaparsam değersiz olurum” gibi temel inançları fark eder ve bunları daha gerçekçi ve şefkatli inançlarla değiştirmeyi öğrenir.Bu dönüşüm, yalnızca semptomların değil, yaşam tarzının da kalıcı olarak değişmesini sağlar.Şema Terapinin Temel AmacıŞema Terapinin temel amacı, bireyin çocukluk ve ergenlik döneminde karşılanmamış temel duygusal ihtiyaçlarını fark etmesini ve bu ihtiyaçları sağlıklı yollarla karşılamasını sağlamaktır.Bu ihtiyaçlar evrenseldir ve her birey için kritik öneme sahiptir. Şema Terapi, bu ihtiyaçların karşılanmamasının psikolojik sorunların temelini oluşturduğunu kabul eder.Bu süreçte birey;•⁠ ⁠Sevgi, kabul ve güvenli bağlanma ihtiyacını,•⁠ ⁠Özgürlük, özerklik ve bağımsızlık ihtiyacını,•⁠ ⁠Kendini ifade etme ve duygularını paylaşma ihtiyacını,•⁠ ⁠Oyun, spontanlık ve keyif alma ihtiyacını,•⁠ ⁠Gerçekçi sınırlar ve özdenetim geliştirme ihtiyacını yeniden yapılandırmayı öğrenir.Şema Terapi, bireyin yalnızca semptomlarını azaltmayı değil, yaşam kalitesini bütüncül olarak artırmayı hedefler. Bu nedenle terapi süreci hem bilişsel hem duygusal hem de deneyimsel düzeyde ilerler.Şemaların KökeniŞemalar genellikle çocukluk döneminde oluşur. Ebeveynlerin aşırı eleştirel, aşırı koruyucu, ihmal edici veya tutarsız olduğu durumlarda çocuk, dünyayı ve kendisini anlamlandırmak için bazı temel inançlar geliştirir.Örneğin:•⁠ ⁠Sürekli eleştirilen bir çocuk “Yetersizim” şemasını geliştirebilir.•⁠ ⁠Duygusal olarak ihmal edilen bir çocuk “Sevilmeye değer değilim” inancına sahip olabilir.•⁠ ⁠Aşırı korunan bir çocuk “Tek başıma yapamam” şemasını geliştirebilir.Bu şemalar çocuklukta uyum sağlayıcı gibi görünse de yetişkinlikte işlevsiz hale gelir.Başa Çıkma ModlarıŞema Terapi yalnızca şemaları değil, bireyin bu şemalarla nasıl başa çıktığını da inceler. Bu başa çıkma biçimleri üç ana kategoriye ayrılır:•⁠ ⁠Kaçınma: Duygusal acıdan uzak durma•⁠ ⁠Teslim olma: Şemanın doğruluğunu kabul etme•⁠ ⁠Aşırı telafi: Şemayı tersine çevirerek aşırı kontrol geliştirmeBu modlar, bireyin kısa vadede rahatlamasını sağlasa da uzun vadede sorunların sürmesine neden olur.Terapötik SüreçŞema Terapi süreci genellikle üç temel aşamadan oluşur:1.⁠ ⁠Değerlendirme ve farkındalık: Şemaların ve modların belirlenmesi2.⁠ ⁠Duygusal çalışma: Çocukluk deneyimlerinin yeniden işlenmesi3.⁠ ⁠Davranışsal değişim: Yeni başa çıkma becerilerinin geliştirilmesiBu süreçte bilişsel tekniklerin yanı sıra imgeleme çalışmaları, sandalye teknikleri ve deneyimsel müdahaleler sıklıkla kullanılır.Şema Terapinin Yaşam Üzerindeki EtkisiŞema Terapi, bireyin yalnızca psikolojik belirtilerini değil, yaşamının genel kalitesini de dönüştürmeyi hedefler. Terapi sürecinin ilerlemesiyle birlikte birey:•⁠ ⁠Daha sağlıklı ilişkiler kurabilir,•⁠ ⁠Duygularını daha açık ifade edebilir,•⁠ ⁠Kendine yönelik eleştiriyi azaltabilir,•⁠ ⁠Daha gerçekçi hedefler belirleyebilir,•⁠ ⁠Yaşamdan daha fazla tatmin alabilir.Bu dönüşüm, yalnızca semptomların ortadan kalkması değil, aynı zamanda daha bütünlüklü bir benlik deneyiminin oluşması anlamına gelir.Kaynakça (APA)Young, J. E., Klosko, J. S., & Weishaar, M. E. (2003). Schema therapy: A practitioner’s guide (ss. 21–24). New York, NY: Guilford Press.Psikolog Özge Öz Batır

Bilişsel Davranışçı Terapi

Bilişsel Davranışçı Terapi'de Bilişsel Model: Olaylar Değil, Onlara Verdiğimiz Anlam Duygularımızı ve Davranışlarımızı ŞekillendirirGünlük yaşamda çoğu zaman yaşadığımız olayların bizi doğrudan mutlu, üzgün ya da kaygılı yaptığını düşünürüz. Oysa Bilişsel Davranışçı Terapi’nin (BDT) temelini oluşturan bilişsel model, yaşadığımız duyguların yalnızca olaylardan değil, olayları nasıl algıladığımızdan ve nasıl yorumladığımızdan etkilendiğini savunur. Başka bir ifadeyle, aynı olay iki farklı kişi tarafından farklı şekillerde değerlendirilebilir ve bunun sonucunda birbirinden tamamen farklı duygusal tepkiler ortaya çıkabilir.Bilişsel modele göre süreç şu şekilde işler:Durum veya olay → Otomatik düşünceler → Duygusal, davranışsal ve fizyolojik tepkilerYaşadığımız her olayın ardından zihnimiz saniyeler içinde birçok düşünce üretir. Bu düşünceler çoğu zaman fark edilmeden gerçekleşir ve “otomatik düşünceler” olarak adlandırılır. Otomatik düşünceler; hızlı, kendiliğinden ortaya çıkan ve genellikle doğruluğu sorgulanmadan kabul edilen düşüncelerdir. Aslında bizi etkileyen olayın kendisi değil, o olay hakkında geliştirdiğimiz bu düşüncelerdir.Örneğin, bir arkadaşınızın size selam vermeden yanınızdan geçtiğini düşünün. Eğer aklınızdan “Bana kırgın olmalı.” düşüncesi geçerse üzülebilir ya da kaygı gibi duyguları hissedebilirsiniz. Ancak aynı durumu “Muhtemelen beni fark etmedi.” şeklinde varsayımla yorumladığınızda duygusal tepkiniz çok daha farklı olacaktır. Olay değişmemiştir; değişen yalnızca olaya yüklediğiniz anlamdır.Bu nedenle BDT’de amaç yalnızca kişinin yaşadığı sorunları konuşmak değildir. Aynı zamanda o sorunların arkasındaki düşünce biçimlerini fark edebilmesine yardımcı olmaktır. Çünkü düşünceler işlevselleştikçe duygular ve davranışlar da daha anlamlı hale gelmeye başlar.Otomatik düşünceler her zaman gerçeği yansıtmayabilir. Geçmiş yaşantılarımız, öğrenme deneyimlerimiz ve sahip olduğumuz inançlar, olayları yorumlama biçimimizi etkileyebilir. Özellikle stresli dönemlerde zihnimiz olayları daha olumsuz değerlendirmeye eğilim gösterebilir. Bu nedenle otomatik düşüncelerimizi fark etmek ve doğruluğunu değerlendirmek psikolojik iyilik hâli açısından oldukça önemlidir.Peki otomatik düşüncelerimizi nasıl fark edebiliriz?Bunun en etkili yollarından biri, duygu durumumuzda ani bir değişiklik hissettiğimiz anda kendimize şu soruyu sormaktır:“Şu anda aklımdan ne geçiyor?”Bu basit soru, çoğu zaman farkında olmadan zihnimizden geçen düşünceleri görünür hâle getirir. Özellikle aniden kaygılandığımızda, üzüldüğümüzde, öfkelendiğimizde veya suçluluk hissettiğimizde bu soruyu sormak, düşünce-duygu bağlantısını anlamamıza yardımcı olur.Otomatik düşünceleri fark etmemizi sağlayabilecek bazı ipuçları vardır. Kendinizi beklenmedik şekilde huzursuz, kaygılı ya da mutsuz hissettiğinizde, normalde göstermeyeceğiniz davranışlar sergilediğinizde veya çarpıntı, nefes darlığı, kas gerginliği gibi bedensel belirtiler yaşadığınızda zihninizden geçen düşünceleri gözden geçirmek faydalı olabilir.Bilişsel Davranışçı Terapi’de yalnızca otomatik düşünceler değil, bu düşüncelerin temelinde yer alan daha derin inançlar da önemlidir. Bu süreçte bilişsel kavramsallaştırma adı verilen bir yöntem kullanılır. Bilişsel kavramsallaştırma, kişinin yaşadığı güçlükleri bütüncül bir bakış açısıyla anlamayı amaçlayan sistematik bir değerlendirme sürecidir.Bu değerlendirme sırasında kişinin mevcut sorunları, belirtileri, yaşam öyküsü, stres kaynakları, olaylara verdiği anlamlar ve baş etme biçimleri birlikte ele alınır. Aynı zamanda kişinin kendisi, diğer insanlar ve gelecekle ilgili geliştirdiği temel inançlar da değerlendirilir. Çünkü bu inançlar, günlük yaşamda ortaya çıkan otomatik düşüncelerin oluşmasında önemli rol oynar.Örneğin “Yeterince iyi değilim.” temel inancına( katı ve aşırı genellenmiş inanç) sahip bir kişi, küçük bir eleştiriyi bile başarısız olduğunun kanıtı olarak yorumlayabilir. Buna karşılık daha sağlıklı inançlara sahip biri aynı durumu gelişim fırsatı olarak değerlendirebilir. Bu nedenle terapi sürecinde yalnızca yüzeyde görünen düşünceler değil, onların beslendiği temel inançlar üzerinde de çalışılır.Bilişsel kavramsallaştırma, terapistin danışanı daha iyi anlamasını ve terapi sürecini kişiye özgü şekilde planlamasını sağlar. Danışanın yaşadığı sorunların nasıl başladığı, hangi olaylarla tetiklendiği, hangi düşüncelerle sürdüğü ve bu süreçte kullandığı baş etme yöntemleri değerlendirilerek kişiye uygun bir yol haritası oluşturulur. Bu yol haritası terapi boyunca yeni bilgiler doğrultusunda güncellenebilir.Sonuç olarak bilişsel model bize önemli bir gerçeği hatırlatır: Yaşadığımız olayları her zaman değiştiremeyebiliriz; ancak o olaylara yüklediğimiz anlamı fark edebilir ve gerektiğinde yeniden değerlendirebiliriz. Düşüncelerimizi tanımak, sorgulamak ve daha gerçekçi bakış açıları geliştirmek; duygularımızı düzenlememize, daha işlevsel davranışlar sergilememize ve yaşam kalitemizi artırmamıza katkı sağlar.Psikolojik garkındalık çoğu zaman olayların değişmesiyle değil, olaylara bakış açımızın değişmesiyle başlar. Bilişsel Davranışçı Terapi de tam olarak bu değişimi desteklemeyi amaçlar. Bu nedenle düşüncelerimizi fark etmek, onları anlamak ve gerektiğinde yeniden yapılandırmak, ruh sağlığımızı güçlendiren en önemli adımlardan biridir.Bilişsel Model Neden Önemlidir?Bilişsel modelin en önemli katkılarından biri, bireyin yaşadığı psikolojik güçlükleri yalnızca belirtiler üzerinden değil, bu belirtilerin altında yatan düşünce süreçleriyle birlikte ele almasıdır. Bu yaklaşım, kişinin kendisini daha iyi tanımasına ve yaşadığı duyguların nedenlerini anlamasına yardımcı olur. Duygular çoğu zaman kontrol edilemez gibi görünse de, bu duyguları ortaya çıkaran düşünce kalıpları fark edildiğinde değişim için önemli bir fırsat oluşur.Terapi sürecinde birey, karşılaştığı olaylara verdiği otomatik tepkileri gözlemlemeyi öğrenir. Zamanla bu düşüncelerin her zaman gerçeği yansıtmadığını fark ederek daha dengeli ve gerçekçi alternatifler geliştirebilir. Bu değişim yalnızca yaşanan probleme değil, kişinin yaşamın farklı alanlarında karşılaştığı zorluklara yaklaşımına da olumlu katkı sağlar. İş yaşamı, aile ilişkileri, arkadaşlıklar ve akademik yaşam gibi birçok alanda daha sağlıklı kararlar alabilmek mümkün hâle gelir.Bilişsel model, bireyin geçmiş yaşantılarının bugünkü düşünce biçimlerini etkileyebileceğini kabul ederken, kişinin bu düşünceleri değiştirme ve daha işlevsel bakış açıları geliştirme kapasitesine de vurgu yapar. Bu nedenle Bilişsel Davranışçı Terapi, yalnızca mevcut belirtileri azaltmayı değil, aynı zamanda bireyin gelecekte karşılaşabileceği güçlüklerle daha etkili başa çıkabilmesini sağlayacak kalıcı beceriler kazandırmayı amaçlamaktadır.Psikolog Özge Öz Batır