1. Uzmanlar
  2. Muhammed Cihad IŞIK
  3. Blog Yazıları
  4. Aristoteles Psikolojisi ve Aristoteles’in Psikoloji Bilimine Katkıları

Aristoteles Psikolojisi ve Aristoteles’in Psikoloji Bilimine Katkıları


Özet


 


Bu çalışmada Aristoteles’in psikoloji bilimini ilgilendiren konularda görüşlerinin derlendiği bu çalışmada; ruh, akıl, duyumlar, ruh ve beden ilişkisi, iyi ve mutluluk kavramları açıklanarak bu kavramların modern psikoloji biliminin oluşmasında ne gibi katkılarının bulunduğunu açıklamak amaçlanmıştır. Özellikle psikoloji bölümüne katkısı bakımından duyum ve bilginin kaynağı üzerinde durularak öğrenme psikolojisinin temellerini hazırlayan Aristoteles görüşlerine yer verilmiştir.


Anahtar Kelimeler: Aristoteles, Etken ve Edilgin Akıl, Ruh ve Beden, Duyum


 

Yunan dünyasının Platon’dan sonraki en önemli düşünürü olan Aristoteles, döneminin bütün bilim alanlarıyla ilgilenmiş olan büyük bir bilgindir(Gökberk 1980:76). Aristoteles yaşadığı dönemde ahlak, siyaset, mantık, fizik, metafizik gibi bilgi alanlarında çeşitli çalışmalar yapmıştır. Aristoteles ayrıca psikoloji bilimini yakından ilgilendiren konulara da değinmiştir. Ruh ve beden, duyumlar, etken ve edilgen aklın varlığı, iyi ve mutluluk gibi çeşitli konularla ilgili kitaplar yazmş ve bu kavramları kendisinden önceki düşünürlerin de bilgilerinden yararlanarak yeni bir sisteme oturtmuştur. Özellikle hocası Platon’dan oldukça etkilenmiş, yıllarca Platon’un okulunda öğrenim görmüş ve hocalık yapmıştır. Ancak bilginin kaynağı, bilginin nasıl elde edileceği ve ruh-beden kavramlarını açıklaması bakımından görüşleri hocası Platon’un görüşlerinden farklıdır. Psikoloji bilimini yakından ilgilendiren bu görüşleri anlatmak ve açıklık getirmek için bu çalışmanın amacı Aristoteles’in psikoloji bilimine ne gibi katkılarının olduğunun anlaşılmasını sağlamaktır.  


 


İyi ve Mutluluk


Aristoteles iyi ve mutluluğun herkes için aynı anlama karşılık gelmediğini bu sebeple ortak bir iyi ve ortak bir mutluluktan bahsedilemeyeceğini belirtir(Aristoteles,2007). Nitekim bütün iyilerin altında toplanabileceği ortak bir iyi olamaz, çünkü var olan kaç şekilde dile getiriliyorsa –var olanı dile getirme biçimi olarak kategoriler- iyi de o kadar şekilde dile getirilebilir(Aristoteles, 2007: 1096a20-29).


İyi söz konusu olduğunda olanlardan yola çıkılacağından Platon’un ileri sürdüğü gibi tümel bir kavramdan hareket edilmesi, doğru bir başlangıç noktası değildir(Molacı,M, 2018 ss.41). Mutluluğun insan için ifade ettiği şeyin insanın erdemine bağlı olduğunu belirtir Aristoteles. Bu konuda insanı öteki canlılardan ayıran aklın varlığından söz etmek gerekir ki akıl mutluluğun kaynağını oluşturacak ruhtan bağımsız değildir. Erdemi ise Melike Molacı şöyle açıklamıştır: “Erdemli kişi gerektiği zaman, gerken şeylere, gereken kişilere karşı, gerektiği için, gerektiği gibi eyleyerek orta olanı ve en iyiyi yapandır.”(Molacı M, 2018 ss.45)


 


Ruh ve Beden


Beden kişinin organlarla oluşturulan maddi varlığını ifade ederken ruh ise bedenin ilk formunun temsil eder. Ruh canlı bir varlığın formu ya da edimselliğidir. Ruh, canlı bir cismin ilk edimselliğidir. Bir insan uykudayken bile ruha sahiptir, ama o bu durumda bütünüyle edimsel değildir, bitkisel işlevi hariç, onun işlevleri bu sırada uyku halindedir. Canlı bir cisim organlarla donatılmış, yani farklı etkinliklere ustalıkla uyarlanmış bir kısımlar çeşitliliği içeren bir cisimdir. Dolayısıyla ruh ‘organlarla donatılan doğal bir cismin ilk edimselliğidir(Aristoteles, 2000).


Aristoteles ruh ve bedeni dualistik bir bakış açısıyla ele almayıp beden ve ruhu bir bütün olarak ele alır ancak ruhun bedende önce ve bedenden sonra da yani bir forma dahil olmadan önce ve bir forma sahip olduktan sonra da asıl forma bağlı olduğunu söylemiştir(Aristoteles, 2007). Descartes’e kadar geçerliliğini sürdüren bu görüş Descartes’ten sonra yerini dualistik bakış açısına bırakmıştır. Aristoteles beden ve ruhu birbirinden ayırmamış, beden ve ruhu birbirlerini tamamlayan iki unsur olarak görmüştür. Ruhun ve bedenin dünya içinde bilgilerinin varlığı ise Platon’un ve Aristoteles’in görüşlerinde farklılık göstermektedir. Bu konuda Afşar Timuçin şöyle söylemiştir: “...ruh göçüne inanan ülkücü Platon’da ruh bilgiyle ilgili deneylerini düşünülür Dünya’da yapmakta, bu dünyaya bilgiyle yüklü olarak gelmektedir; oysa Aristoteles’de bilgi ancak ve ancak bu dünyanın bilgisidir.”(Timuçin, 1976, ss.111).


 


Ruh ve Yetileri


Aristoteles ruhun bitkilerde, hayvanlarda, insanlarda ve Tanrı’da bulunduğunu söylemiş ve ruhun yetileri olduğundan bahsetmiştir. Ruh bitki ve hayvanda basit haliyle insan ve Tanrı’da ise üst düzeyde vardır. Ruhun yetileri farklıdır ve farklı amaçlara hizmet ederler(Aristoteles, 2000). Ruhun yetileri canlılarda birbirlerine eklenerek ilerler. Bitkide olan yeti hayvanda da vardır bu sebeple hayvanda olan tüm yetiler insanda da vardır ve en son ruhun doruk noktasına ulaştığı Tanrı’da, ruhun bütün yetileri bulunmaktadır.


Aristoteles’in ruhu; bedeni hareket ettiren, onun doyumunu sağlayan, duyumlamasını ve düşünmesini sağlayan formdur. Bu bakımdan Aristoteles’in ruh tanımlamasının günümüzdeki zihin anlayışına benzerliği görülebilir. Elbette günümüzde zihnin işlevleri o zaman fark edilenden çok daha fazladır. Ruhun insanda bulunan yetileri sıralanırken algı, bellek ve tahayyülden bahseder Aristoteles ve bahsi geçen kavramlar günümüzde bilişsel psikolojinin uğraş alanlarıdır.


 Beslenme


Bitki ruhun fizyolojik, kimyasal, mekanik işlemlerinden sorumludur. Beslenme ise ruhun bitkilerde bulunan yetisi olmakla beraber en temel yetidir. Canlının hayatını sürdürmesi için ihtiyaç duyduğu gıdayı almasıdır. Bitki ihtiyaç duyduğu gıdayı bağlı olduğu topraktan alıp canlılığını sürdürmeye çalışır. Aristoteles beslenme yetisiyle beraber üreme yani neslin devamından da bahseder. Üreme, bireyselliğin devamından ayrı bir şey olup türün devamının sağlanmasıyla asıl form olan Tanrıyla bir olmanın bir yoludur. Aristoteles ruhun bir yanının akıldan yoksun olduğunu bir yanının ise akılla beraber olduğunu belirterek akıldan yoksun olan yanının bitkilerde bile bulunan beslenme gibi faaliyetlerden oluştuğunu akıldan yoksun olmayan, akılla beraber olan yanının ise hayvanlarla ortaklaşa sahip olunan iştiha yani arzular, hazlar isteklerdir. Canlılar âleminde bitkilerin sadece beslenme yetisine sahip olmalarına karşın, diğer canlılar beslenme yetisiyle birlikte duyum yetisine de sahiptirler(Aristoteles, 2000).


   


Dokunma ve Hareket


Farklı duyumlamalar arasında bütün hayvanlara ait temel bir duyumlama vardır: bu dokunmadır(Aristoteles, 2000, ss.73) Hayvanlarda ruhun beslenme yetisinin yanında dokunma yetisi de vardır. Öteki duyumlardan farklı olarak hayvanda dokunma duyumu bulunur. Hayvanlar dokunarak haz alır. Hareket etme vardır ve bu hareket her zaman belirli bir amaca yönelir ancak bu yönelme için aklın varlığı gerekli değildir. Dokunma ve beslenme hayvan ruhunun bir yetisidir ve ruhun işlevlerinden olan hareket etme sayesinde bitkilerden farklı olarak beslenmek için yiyeceğine doğru hareket eder. Dokunmada ise yine amaca yönelik hareket vardır. Amaç dokunsal ve arzusal hazdır.


 


Duyum ve Duyumdan Elde Edilen Bilgi


Aristoteles, sürekli değişim içinde olan dış dünya hakkında mutlak bilgiye deneyimler yoluyla ulaşılabileceğini savunmuştur. Bilgiye edinmek için tümevarımsal yöntemi tercih etmemiş, tümdengelimin daha önemli olduğunu savunmuştur(Timuçin, 1976). Tümdengelim, zihnin evrensel bir doğrudan yola çıkarak daha az evrensel bir doğruyu ortaya koyma işlemidir(Timuçin, 1976, ss.77).


Aristoteles’in İkinci Analitikler’in birinci kitabının ikinci bölümünü Afşar Timuçin şöyle özetler: “Bir şeyin bilimine sofistler gibi rastgele değil ama mutlak bir biçimde sahip olduğumuza inanıyoruz, bir şeyi var eden nedeni tanıdığımıza, bu nedenin o şeyin nedeni olduğunu bildiğimiz, ayrıca o şeyin olduğundan başka şey olmasının olanaksız olduğuna inandığımız zaman. Bilimsel bilginin yapısı budur işte.”(Timuçin, 1976, ss.82). Sofistler mutlak bilginin olmayacağını, değişen dünya ile birlikte algılarımızın da değiştiğini ileri süren eski Yunanda yaşayan öğretmenlerdir. Mutlak bilginin olmayacağını ancak yararlı bilginin olacağını düşünürler. Bu yüzden o dönemin Yunanlılarını ahlaklı, erdemli ve iyi olmaya davet etmiş, öğretilerde bulunmuşlardır. Aristoteles, sofistlerle bilginin deneyimlerle öğrenileceği görüşünü paylaşır ancak mutlak bilginin olmayacağı konusunda görüşleri farklılaşır.


  Aristoteles bilgi edinmenin yolunun deneyimler olduğunu ileri sürer ve bilgiyi işleyebilmek için kişinin doğuştan getirdiği aklın kullanılması gerektiğini de ekler. Nesnelerden gelecek etki, duyu organımızla duyumlar şeklinde aklımızda işlenir ve bu şekilde kişi aklını kullanarak mutlak bilgiye ulaşmış olur. Insan ruhu akıl sayesinde dış dünyayla ilgili duyumlarını organize edebilir.Deneyimleri kaydeder ve zihnindeki bu kayıtlı deneyimleri bilgiye dönüştürebilir. İnsan ruhunun yaratma(yeni bilgi elde etme) özelliği vardır ve bu yeni bilgiyi de kaydeder. Deneyimlerin kaydedilmesi ve hatırlanması ise belirli kurallara göre olur: yakınlık, zıtlık ve benzerlik.


a) Yakınlık: Kaydedilen son bilginin hatılanmasının daha kolay olması, zamansal olarak en yakın zamandaki işlenen bilginin daha kolay hatırlanmasını içerir.


b) Zıtlık: Nesnelerin, eylemlerin zıttıyla var olması ve kaydedip hatırlarken bu ilkenin kullanılmasını içerir. Aydınlığı hatırlayabilmek için karanlık bilinmelidir ya da güzel ancak çirkinlerin varlığında anlaşılır.


c) Benzerlik: Bir tözün kaydedilmesi aynı zamanda benzer olduğu başka tözlerin varlığıyla da ilgilidir. Daha önce duyumların işlenmesiyle zihnimize kaydettiğimiz bilgiye benzer bir duyumdan bilgi aldıysak, bu benzerle birlikte zihnimize kaydetmemiz ve hatırlamamız daha kolay olur. Çam ağacını zihnimize kaydettikten sonra çınar ağacını görüp zihnimize kaydetmemiz daha kolay olacaktır çünkü ikisinin de ortak özelliklerinin üstüne inşa edilen ve birbirinden ayrılan özellikleri bulunur. Bu ortak özellikler kaydetmemizi kolaylaştırır.


           Aristoteles ruhun yetilerinden bahsederken bir hiyerarşinin olduğundan ve en tepede yani doruk noktasında Tanrı’nın bulunduğundan bahseder. Tanrı’dan önce olan insan ruhunun yetilerinin içinde ortak bir duyu olduğundan bahseder. Aristoteles, ortak duyuyu çeşitli nesneleri algılayan beş duyuya bağlı bir duyuymuş gibi ele almaktadır. Ortak duyunun temel işlevi duyulabilir objelerin algılanmasıdır. Ortak duyunun faaliyeti zihnin üst bir faaliyeti gibi görünmektedir. Fakat bu faaliyet, diğer duyu organlarının duyumsamış olduğu şeylerden ve kendilerinde kalan izlenimlerden tamamen bağımsız, kendi başına bir faaliyet olmayıp, onlarla bir bağlantı içindedir. Üst bir faaliyete sahip olan ortak duyu, aynı zamanda deneyin oluşmasına da yardımcı olmaktadır. Kısacası ortak duyu, duyu organlarında meydana gelen duyumların üzerine bir duyumdur, yani duyumun duyumu durumundadır(Arslan,2007). 


 

Duyulardan Elde Edilen Bilginin Yanlışlığı ve Algı


Duyulardan elde edilen bilgi akıl süzgecinden geçer ve bu sayede kaydedilip daha sonra hatırlanmak üzere belleğe kaydedilir. Aristoteles aklın varlığını kabul eder ve mutlak bilginin duyulardan gelen duyumların akıl ile işlenmesiyle oluştuğu söyler. Ancak akıl o bilgiyi her zaman doğru işleyemeyebilir. Bu noktada algı önemli rol oynar. Bilginin yanlışlığı duyum veya algıdan oluşmaz, bu duyum ve algının yanlış yorumlanmasından oluşur. Bu konuda Ahmet Arslan şöyle söylemiştir: “ ... Aristoteles doğru ve yanlışın duyum veya algıdan değil, duyum veya algı hakkında bulunduğumuz yargıdan ileri geldiği görüşündedir. Güneş bize Dünya’dan daha küçük görünmektedir. Bu görme algımızın kendisinde herhangi bir hata yoktur. Güneş’in bize Dünya’dan daha küçük “göründüğü” doğrudur. Eğer Güneş’in bize Dünya’dan daha küçük görünmediğini söylersek bunun bir hata oalcağı kesindir.”(Arslan, 2007, ss.71-72). Görüyoruz ki hatalı olan algı değil, algıladığımız şeyi yanlış yorumlamamızdır.


 


İmgelem(Tahayyül)


İmgelem(tahayyül) yani hayal etme, duyumlardan ve düşünmeden farklıdır ancak bunlar olmadan imgelemden de bahsedemeyiz. İmgelem aslında var olmayan bir durumdur. Duyumlar gerçek hayatın yansımalarıdır ancak imgelemin gerçekle bir bağlantısı olmayabilir. Gerçek olan şey hayal edilebileceği gibi gerçek olmayan şeyler de hayal edilebilir. Hayaller de zihinde belirli bir yeri kaplar ve kendine ait geçmiş bir hafıza oluşturur böylece aslında sadece hayal ettiğiniz ve hiç var olmamış bir şeyi düşünüp hazırlayabilirsiniz. Aristoteles rüyaları da tahayyülün içerisinde kabul etmiştir. Bu durum bilinçli olarak duyumlanmayan ya da düşünülmeyen imgelemin uyku esnasında açığa çıkması olarak yorumlanabilir(Arslan, 2007; Aristoteles, 2000).


 

Etkin Akıl ve Edilgin Akıl


Etkin ve edilgin akıl Aristoteles’in görüşlerinin doruk noktasıdır. Etkin ve edilgin aklı aklın iki ayrı yönü olarak düşünmek yanlış olacaktır. Bu ayrımı yapmak iki ayrı aklın da üstünde bir aklın varlığını kabulü mecbur kılar. Etkin akıl tam manasıyla Tanrısal akıl olarak görülmez ancak Tanrısal aklın insan ruhunda bulunan -algılama ve düşünme yetilerinin üstünde- tezahürüdür. Edilgin aklı ise kavrama terimiyle açıklamak yerindedir. Edilgin akıl dış dünyanın bilgisini kavrar ancak bu arada etkin akıl zaten bu bilgiyi biliyordur, denilebilir. Etkin akıl ruhta varlığını sürdürürken edilgin akıl insanın dış dünya duyumlarının farkına varmasını ve işleyip bilgi haline dönüştürmesini sağlar(Aristoteles, 2000). Aristoteles etkin aklın bedenden bağımsız olduğunu, ruhta olduğunu belirtir ve gerçekleşmemiş hiçbir potansiyel içermediğini, bir zaman bildiği şeyi her zaman bildiğini söyler.


 


Sonuç


Aristoteles’in tartıştığımız kavramlar hakkındaki görüşlerine günümüz psikoloji bilimi de açıklamalar getirmiştir. Psikoloji biliminin, özellikle öğrenme psikolojisinin temel aldığı esasları Aristoteles döneminin şartlarında belirlemiş ve kendi görüşleri çerçevesinde harmanlayarak bir sisteme oturtmuştur. Özellikle duyum ve algı konusundaki görüşlerinin öğrenme psikologlarını, iyi-mutluluk kavramları, etkin ve edilgin akıl kavramları ve duyulardan gelen bilginin işlenmesi hakkındaki görüşlerinin adli psikologları ilgilendirmesi bakımından önemlidir.


 


Tartışma


 Aristoteles’in bakış açısının; Platonla ve sofistlerle karşılaştırılması Aristoteles’in görüşleri dışında görüşlerin varlığının görülmesi ve Aristoteles’in diğer düşünürlerden hangi bakımlardan farklılaştığını görmek açısından yararlı olduğu düşünülüyor. Aristoteles’in psikolojiye yaptığı katkılarının anlaşılması açısından önemli olan bu çalışma, alandaki görüşleri anlamak, yorumlayabilmek ve tarihçesini anlayabilmek açısından yararlı görülüyor. Ancak ileriki çalışmalar için genel hatlarıyla anlatılan kavramların daha derinlemesine açıklanması ve psikolojiyi ilgilendirdiği düşünülen başka kavramların da eklenmesi; ileride bu alanda çalışma yürütecekler için yararlı olacaktır.


 


KAYNAKÇA


Aristoteles, (2001) Ruh Üzerine (Zeki Özcan, Çev.). İstanbul: Alfa Yayınları.


Arslan, A. (2007). İlkçağ Felsefe Tarihi. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.


Köz, İ.(2002). Aristoteles Mantığı ile Felsefe-Bilim İlişkisi. AÜİFD, 2, 355-374


Molacı, M.(2018). Aristoteles’in Etik Görüşü. Medeniyet ve Toplum/ Bahar, 32-57


Timuçin, A. (1976). Aristoteles Felsefesi. İstanbul: Kavram Yayınları.


 


Yayınlanma: 24.11.2021 12:40

Son Güncelleme: 24.11.2021 12:40

Kaygı (Anksiyete) Bozuklukları
Varoluşsal Anlam Arayışı
Yapay zeka ile, kişiselleştirilmiş destek:
Menta AI
Yapay zeka ile,
kişiselleştirilmiş destek:
Menta AI

Şimdi indir, konuşmaya başla

App Store'dan İndirGoogle Play'den İndir
Bunları da sevebilirsiniz...

Başlamak: Eylemin ve İlk Adımın Psikolojisi

Hayatımızda yeni bir alışkanlığa, bir projeye ya da kendimize bakma ritüeline başlamak çoğu zaman göz korkutucu görünür. Genellikle o efsanevi "doğru anı" ya da içimizde bizi uçuracak o büyük isteği, yani motivasyonu hissetmeyi bekleriz. Ancak psikoloji, terapi dünyası ve kadim bilgelik öğretileri, başlamak konusundaki en büyük yanılgılarımızı birer birer gözler önüne seriyor. Gerçek bir başlangıç; motivasyonun gelmesini pasif bir şekilde beklemekle değil; eylemin kendisini, anlamın çağrısını ve bedenin o sessiz bilgeliğini keşfetmekle mümkündür.1. Motivasyon Miti: Harekete Geçmek İçin BeklemeyinBaşlamak istediğimizde bizi durduran en büyük ve en sinsi engel, zihnimizin kuytu köşelerinde dönüp duran olumsuz kısır döngülerdir. Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) modelinin bize öğrettiği en özgürleştirici gerçek şudur: Durumlar ya da hayatın getirdiği olaylar kendi başlarına bizi kilitleyemez; asıl mesele, bizim bu anları nasıl yorumladığımız ve onlara hangi görünmez anlamları yüklediğimizdir.O "doğru anı" ararken zihnimizden sessizce geçen "Asla başaramayacağım" ya da "Yine yarım bırakacağım" fısıltıları, birer mutlak gerçekmiş gibi anında içimizi kaplar. Bu olumsuz otomatik düşünceler, ruhumuzda kaygı, yetersizlik ve suçluluk gibi ağır duyguların fırtınasını koparır. Bu fırtınaya bedensel bir gerginlik, düğümlenen bir boğaz ya da hızlanan kalp çarpıntıları eşlik eder. Sonuç olarak, bu yoğun ve huzursuz edici bedensel hislerden kaçınmak için o an en kolay sığınağa kaçarız: Başlamayı ertelemek. Eylemden kaçındıkça, içimizdeki o "başaramayacağım" inancı daha da beslenir ve kendi kendini gerçekleştiren, aşılmaz görünen o olumsuz tuzağın tam ortasına yerleşiriz.Bu döngüyü kırmanın tek yolu, zihnimizin bize oynadığı bu büyük oyunu, yani "motivasyon yanılgısını" ortadan kaldırmaktır. Harekete geçmek için önce motivasyon hissetmemiz gerektiği inancı, bizi aynı yerde tutan tatlı bir yanılsamadır. Psikoterapi odalarında kanıtlanmış en büyük gerçek şudur: Eylem isteği ve o aradığımız motivasyon, aslında kişi kendini nazikçe ama kararlılıkla harekete geçirdikten sonra bir ödül gibi kendiliğinden ortaya çıkar. İçimizdeki fırtınanın tamamen dinmesini beklemek yerine, kendimize şefkat göstererek çok küçük, mikroskobik de olsa bir adım atmak, o devasa kısır döngüyü yerle bir etmenin yegane ve en cesur yoludur.2. Mükemmeliyetçilik Tuzağı ve Başlangıç SebatıYeni bir yola çıkarken zihnimiz bizi sıklıkla "ya hep ya hiç" diyen o mükemmeliyetçi düşünce kalıplarıyla sabote eder. Kendi kendimize fısıldarız: "En iyisini yapamayacaksan, hiç başlama!". En başta, olmak istediğimiz kadar kusursuz olamayabiliriz. Ancak unutmamak gerekir ki Aaron Beck yola doğrudan bir kuramcı olarak çıkmadı, Sokrates de ilk günden Sokrates olmadı. Yol göstericilerimizden öğrendiğimiz en değerli şey; merakın ve gözlemci bir zihin yapısına sahip olmanın, hazır yanıtlardan çok daha kıymetli olduğudur.Değişim için gereken hedeflerin kademeli, gerçekçi, kısa zamanlı ve bizim kontrolümüzde olmasına özen göstermeliyiz. Sadece ön kapıyı açıp kapamak ya da bahçe kapısına kadar yürümek gibi en küçük mikro adımlarla başlamak, başarısızlık korkusunun yarattığı o dondurucu felci kırar. Bu küçük adımların getirdiği her minik başarı hissi, kendimize olan güveni ve değişime olan inancımızı tazeleyerek bizi bir sonraki basamağa usulca hazırlar.3. Viktor Frankl: Başarı Paradoksu ve Kemerin GücüYeni bir başlangıç yaparken, gözümüzü sadece "başarıya" ya da "sonuca" dikmek bizi bir anda kilitleyebilir. Viktor Frankl’ın o çok değerli felsefesinde belirttiği gibi; başarı da tıpkı mutluluk gibidir, peşinden koşarak yakalanamaz. Biz ne zaman kendimizden daha büyük, daha anlamlı bir amaca odaklanırsak, başarı zaten o adanmışlığın doğal ve güzel bir yan etkisi olarak hayatımızda kendiliğinden belirir. Sonucu tamamen unutup bilincimizin sesine kulak verdiğimizde ve sadece o an elimizden gelenin en iyisini yapmaya odaklandığımızda, başarı zaten uzun vadede bizi sessizce takip edecektir.Logoterapinin ruh sağlığına dair bakışı, alışılagelmiş ezberleri bozar. Ruh sağlığı, sanılanın aksine hiçbir fırtınanın kopmadığı, tamamen gerilimsiz bir iç dengeden (homeostasis) ibaret değildir. İnsanın asıl ihtiyacı olan şey, mutlak bir hareketsizlik değil; uğrunda mücadele etmeye, emek vermeye değer bir hedefin, yani "anlamın" o davetkar çağrısıdır.Frankl bu yapıcı gerilimi harika bir mimari metaforla açıklar: Bir mimar, zamanın yıprattığı eski bir kemeri güçlendirmek istediğinde onun üzerindeki yükü artırır; çünkü tepeden binen o ağırlık, kemerin parçalarını birbirine çok daha sıkı kenetler. Hayatın önümüze çıkardığı sorumluluklar, iyileşmek için kendimize verdiğimiz cesur sözler ve başlamanın yarattığı o yapıcı içsel gerilim, bizi yıkmak için değil; aksine içsel yapımızı sağlamlaştırıp bizi bir arada tutmak içindir. Hayatta karşılaştığımız zorlukları her zaman kendimiz seçemeyiz; ama o şartlar karşısında nasıl bir duruş sergileyeceğimizi seçme gücü her zaman bizim elimizdedir.4. Beden Şimdiki Zamandadır: Yavaşlamanın ve İçsel Farkındalığın BilgeliğiZihin; pişmanlıklarla dolu geçmişe veya kaygılarla bezeli geleceğe kaçmayı çok seven amansız bir zaman yolcusudur; oysa bedenimiz her an yalnızca şimdiki zamandadır. Başlamak, yani o ilk adımı cesaretle atabilmek için önce zihnin ürettiği gürültülü ve korku dolu hikayelerden çıkmalı; bedenin ve nefesin o güvenli gerçekliğine demirlenmeliyiz. Travma bilgili yoga öğretileri, kendimizle yeniden güven inşa etmenin yolunun bedenimizdeki duyumları fark etmekten geçtiğini söyler.Bedenimizin o incecik fısıltılarına kulak vermediğimizde, derinlerde bir yerde kendimize temel ihtiyaçlarımızı karşılayamayacağımız, kendimizi güvende tutamayacağımız mesajını veririz. Ve beden, sesini duyuramadıkça en sonunda fısıltılarını birer çığlığa dönüştürmek zorunda kalır. Oysa içsel farkındalığımızı nazikçe geliştirerek bedenimizi tehditkar bir yabancı değil, bilge bir dost olarak görmeye başlayabiliriz. Hayatı her an bir yerlere yetişmeye çalışarak hızlı şeritte yaşamaya karşı, bilinçli bir şekilde yavaşlamak elimizdeki en büyük panzehirdir.Yavaşça hareket etmek veya sadece nefesin bedenimizdeki salınımını fark etmek, bazen aşırı uyarılmış zihnimize "sıkıcı", "çekici olmayan" ya da "ezikçe" bir eylem gibi gelebilir. Ancak tam olarak o koşturmacanın, endişenin ve gürültünün ortasında aradığımız o dinginlik ve sessizlik, tam da bu yavaş ve sakin anların kalbinde gizlidir. Günde sadece beş ya da on dakikalık nazik bir hareket veya nefes pratiği bile, sinir sistemimizi o hırçın "savaş ya da kaç" modundan parasempatik (sakinleştirici) limana usulca yanaştırır ve bizi eyleme en şefkatli şekilde hazırlar.5. İçsel Bir Yolculuğa Başlamak: En Cesur İyileşme AdımıBazen de en büyük ve en önemli başlangıç, dışarıdaki bir hedefe doğru değil, kendi içimize doğru atılan o ilk adımdır. Hayatın fırtınaları karşısında geliştirdiğimiz o koruyucu "güvenlik operasyonlarımızı", yani bizi koruduğunu sandığımız ama aslında dünyadan ayıran görünmez "duvarlarımızı" (örn: insanlardan kaçma, duygularımızı içe gömme, aşırı kontrol arayışları) fark etmek, iyileşmenin asıl başladığı yerdir. Kendimizi anlamaya, kendimize şefkatle yaklaşmaya adanmış derin bir bağ kurmak, atabileceğimiz en cesur başlangıç adımıdır.Şartlarımız ne kadar kısıtlayıcı görünürse görünsün, o şartlar karşısında nasıl bir duruş sergileyeceğimizi seçme gücü her zaman bizim elimizdedir. Bu içsel özgürlük, dış dünyadan bağımsız bir şekilde içimizde taşınmayı bekleyen bir cevherdir. Tıpkı Frankl’ın kemer metaforunda olduğu gibi; hayatın üzerimize yüklediği o kederler ve yükler bizi ezmek zorunda değildir. Kendimizi anlamaya adanmış derin ve güvenli bir terapi veya iyileşme yolculuğuyla, bu yükler bizi geleceğe çok daha sağlam bağlayan birer anlam harcına dönüşebilir. Kendi kısır döngülerimizi kırarak kendimizi aşmak ve kendimizle yeniden dost olmak, hayatımıza verebileceğimiz en güzel ve en kalıcı hediyedir. Kendinize karşı nazik olun ve o içsel yolculuğa başlamak için bugün küçük bir adım atın.

Neden Şema Terapi?

Neden Şema Terapi?Kavramsal Bir BakışŞema Terapi, Jeffrey E. Young ve çalışma arkadaşları tarafından bilişsel davranışçı terapinin geliştirilmiş ve bütüncül bir formu olarak ortaya konmuş bir psikoterapi yaklaşımıdır. Bu model, insan psikolojisini yalnızca düşünce ve davranış düzeyinde ele almaz; bireyin duygusal dünyasını, erken dönem yaşantılarını, bağlanma ilişkilerini ve kişilik gelişimini de merkeze alır.Şema Terapi’nin temel varsayımı, bireyin çocukluk ve ergenlik döneminde karşılanmamış temel duygusal ihtiyaçlarının, yaşamın ilerleyen dönemlerinde “erken dönem uyumsuz şemalar” olarak yeniden etkinleştiğidir. Bu şemalar, kişinin kendisi, diğer insanlar ve dünya hakkında geliştirdiği derin, köklü inanç kalıplarıdır.Bu yaklaşım; bilişsel davranışçı terapi, bağlanma kuramı, nesne ilişkileri kuramı, Gestalt terapi, psikanalitik kuram ve deneyimsel tekniklerin güçlü yönlerini bir araya getirerek bütüncül bir tedavi modeli sunar. Böylece yalnızca semptomların azaltılması değil, bu semptomların altında yatan yapısal nedenlerin de ele alınması mümkün olur.Özellikle kronik depresyon, kişilik bozuklukları, travma sonrası örüntüler ve tekrarlayan ilişki problemleri yaşayan bireylerde Şema Terapi, yüzeydeki belirtilerden ziyade bu belirtileri sürdüren derin psikolojik yapıları hedef alır.Bilişsel Davranışçı Terapiden Şema TerapiyeBilişsel Davranışçı Terapi (BDT), modern psikoterapinin en güçlü ve en çok araştırılmış yaklaşımlarından biridir. Depresyon, anksiyete bozuklukları, obsesif kompulsif bozukluk, yeme bozuklukları, cinsel işlev bozuklukları, somatik belirti bozuklukları ve madde kullanım bozuklukları gibi birçok alanda etkinliği bilimsel olarak kanıtlanmıştır.BDT’nin temel odağı, bireyin işlevsiz düşüncelerini fark etmesi, bunları yeniden yapılandırması ve davranışlarını değiştirmesidir. Bu yaklaşım birçok danışan için oldukça etkili ve kısa sürede sonuç verici olabilir.Ancak bazı durumlarda, semptomlar azalsa bile uzun vadede benzer sorunların tekrar ortaya çıktığı gözlemlenebilir. Bunun temel nedenlerinden biri, semptomları besleyen daha derin şema yapılarının değişmeden kalmasıdır.Şema Terapi, BDT’nin bu sınırlılığını tamamlayıcı bir yaklaşım olarak geliştirilmiştir. Amaç yalnızca semptomları azaltmak değil, bu semptomların kökeninde yer alan duygusal yaraları, çocukluk deneyimlerini ve temel inanç sistemlerini dönüştürmektir.Bu nedenle Şema Terapi, “neden tekrar ediyor?” sorusuna odaklanır ve bireyin yaşam döngüsünü daha derin bir düzeyde anlamlandırmasını sağlar.Örnek: AgorafobiAgorafobisi olan bir danışan, BDT sürecinde kaçınma davranışlarını azaltabilir, dışarı çıkma becerisini yeniden kazanabilir ve panik belirtilerinde belirgin bir düşüş yaşayabilir. Bu, terapinin önemli ve değerli bir kazanımıdır.Ancak danışanın zihninde “Dünya tehlikelidir”, “Kontrolü kaybedersem başıma kötü şeyler gelir” veya “Tek başıma güvende değilim” gibi köklü şemalar varlığını sürdürüyorsa, stresli yaşam olayları bu belirtileri yeniden tetikleyebilir.Şema Terapi bu noktada devreye girerek yalnızca kaçınma davranışını değil, bu davranışı doğuran temel güvenlik algısını da ele alır. Terapötik süreçte danışan, güvenli bağlanma deneyimi geliştirir ve içsel olarak daha dayanıklı bir yapı kazanır.Örnek: Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB)OKB tedavisinde BDT, özellikle maruz bırakma ve tepki önleme teknikleriyle oldukça etkilidir. Obsesyonlar ve kompulsiyonlar azaldığında danışanın günlük yaşam kalitesi belirgin şekilde artar.Ancak bazı danışanlarda, özellikle uzun yıllar süren OKB öykülerinde, altta yatan kişilik örüntüleri devam edebilir. Mükemmeliyetçilik, aşırı sorumluluk alma, hata yapmaktan yoğun korkma, kusurluluk şeması veya yüksek standartlar gibi yapılar bu bireylerde sık görülür.Şema Terapi, bu noktada yalnızca ritüelleri azaltmayı değil, kişinin kendisiyle kurduğu ilişkiyi de dönüştürmeyi hedefler. Danışan, “hata yaparsam değersiz olurum” gibi temel inançları fark eder ve bunları daha gerçekçi ve şefkatli inançlarla değiştirmeyi öğrenir.Bu dönüşüm, yalnızca semptomların değil, yaşam tarzının da kalıcı olarak değişmesini sağlar.Şema Terapinin Temel AmacıŞema Terapinin temel amacı, bireyin çocukluk ve ergenlik döneminde karşılanmamış temel duygusal ihtiyaçlarını fark etmesini ve bu ihtiyaçları sağlıklı yollarla karşılamasını sağlamaktır.Bu ihtiyaçlar evrenseldir ve her birey için kritik öneme sahiptir. Şema Terapi, bu ihtiyaçların karşılanmamasının psikolojik sorunların temelini oluşturduğunu kabul eder.Bu süreçte birey;•⁠ ⁠Sevgi, kabul ve güvenli bağlanma ihtiyacını,•⁠ ⁠Özgürlük, özerklik ve bağımsızlık ihtiyacını,•⁠ ⁠Kendini ifade etme ve duygularını paylaşma ihtiyacını,•⁠ ⁠Oyun, spontanlık ve keyif alma ihtiyacını,•⁠ ⁠Gerçekçi sınırlar ve özdenetim geliştirme ihtiyacını yeniden yapılandırmayı öğrenir.Şema Terapi, bireyin yalnızca semptomlarını azaltmayı değil, yaşam kalitesini bütüncül olarak artırmayı hedefler. Bu nedenle terapi süreci hem bilişsel hem duygusal hem de deneyimsel düzeyde ilerler.Şemaların KökeniŞemalar genellikle çocukluk döneminde oluşur. Ebeveynlerin aşırı eleştirel, aşırı koruyucu, ihmal edici veya tutarsız olduğu durumlarda çocuk, dünyayı ve kendisini anlamlandırmak için bazı temel inançlar geliştirir.Örneğin:•⁠ ⁠Sürekli eleştirilen bir çocuk “Yetersizim” şemasını geliştirebilir.•⁠ ⁠Duygusal olarak ihmal edilen bir çocuk “Sevilmeye değer değilim” inancına sahip olabilir.•⁠ ⁠Aşırı korunan bir çocuk “Tek başıma yapamam” şemasını geliştirebilir.Bu şemalar çocuklukta uyum sağlayıcı gibi görünse de yetişkinlikte işlevsiz hale gelir.Başa Çıkma ModlarıŞema Terapi yalnızca şemaları değil, bireyin bu şemalarla nasıl başa çıktığını da inceler. Bu başa çıkma biçimleri üç ana kategoriye ayrılır:•⁠ ⁠Kaçınma: Duygusal acıdan uzak durma•⁠ ⁠Teslim olma: Şemanın doğruluğunu kabul etme•⁠ ⁠Aşırı telafi: Şemayı tersine çevirerek aşırı kontrol geliştirmeBu modlar, bireyin kısa vadede rahatlamasını sağlasa da uzun vadede sorunların sürmesine neden olur.Terapötik SüreçŞema Terapi süreci genellikle üç temel aşamadan oluşur:1.⁠ ⁠Değerlendirme ve farkındalık: Şemaların ve modların belirlenmesi2.⁠ ⁠Duygusal çalışma: Çocukluk deneyimlerinin yeniden işlenmesi3.⁠ ⁠Davranışsal değişim: Yeni başa çıkma becerilerinin geliştirilmesiBu süreçte bilişsel tekniklerin yanı sıra imgeleme çalışmaları, sandalye teknikleri ve deneyimsel müdahaleler sıklıkla kullanılır.Şema Terapinin Yaşam Üzerindeki EtkisiŞema Terapi, bireyin yalnızca psikolojik belirtilerini değil, yaşamının genel kalitesini de dönüştürmeyi hedefler. Terapi sürecinin ilerlemesiyle birlikte birey:•⁠ ⁠Daha sağlıklı ilişkiler kurabilir,•⁠ ⁠Duygularını daha açık ifade edebilir,•⁠ ⁠Kendine yönelik eleştiriyi azaltabilir,•⁠ ⁠Daha gerçekçi hedefler belirleyebilir,•⁠ ⁠Yaşamdan daha fazla tatmin alabilir.Bu dönüşüm, yalnızca semptomların ortadan kalkması değil, aynı zamanda daha bütünlüklü bir benlik deneyiminin oluşması anlamına gelir.Kaynakça (APA)Young, J. E., Klosko, J. S., & Weishaar, M. E. (2003). Schema therapy: A practitioner’s guide (ss. 21–24). New York, NY: Guilford Press.Psikolog Özge Öz Batır

Bilişsel Davranışçı Terapi

Bilişsel Davranışçı Terapi'de Bilişsel Model: Olaylar Değil, Onlara Verdiğimiz Anlam Duygularımızı ve Davranışlarımızı ŞekillendirirGünlük yaşamda çoğu zaman yaşadığımız olayların bizi doğrudan mutlu, üzgün ya da kaygılı yaptığını düşünürüz. Oysa Bilişsel Davranışçı Terapi’nin (BDT) temelini oluşturan bilişsel model, yaşadığımız duyguların yalnızca olaylardan değil, olayları nasıl algıladığımızdan ve nasıl yorumladığımızdan etkilendiğini savunur. Başka bir ifadeyle, aynı olay iki farklı kişi tarafından farklı şekillerde değerlendirilebilir ve bunun sonucunda birbirinden tamamen farklı duygusal tepkiler ortaya çıkabilir.Bilişsel modele göre süreç şu şekilde işler:Durum veya olay → Otomatik düşünceler → Duygusal, davranışsal ve fizyolojik tepkilerYaşadığımız her olayın ardından zihnimiz saniyeler içinde birçok düşünce üretir. Bu düşünceler çoğu zaman fark edilmeden gerçekleşir ve “otomatik düşünceler” olarak adlandırılır. Otomatik düşünceler; hızlı, kendiliğinden ortaya çıkan ve genellikle doğruluğu sorgulanmadan kabul edilen düşüncelerdir. Aslında bizi etkileyen olayın kendisi değil, o olay hakkında geliştirdiğimiz bu düşüncelerdir.Örneğin, bir arkadaşınızın size selam vermeden yanınızdan geçtiğini düşünün. Eğer aklınızdan “Bana kırgın olmalı.” düşüncesi geçerse üzülebilir ya da kaygı gibi duyguları hissedebilirsiniz. Ancak aynı durumu “Muhtemelen beni fark etmedi.” şeklinde varsayımla yorumladığınızda duygusal tepkiniz çok daha farklı olacaktır. Olay değişmemiştir; değişen yalnızca olaya yüklediğiniz anlamdır.Bu nedenle BDT’de amaç yalnızca kişinin yaşadığı sorunları konuşmak değildir. Aynı zamanda o sorunların arkasındaki düşünce biçimlerini fark edebilmesine yardımcı olmaktır. Çünkü düşünceler işlevselleştikçe duygular ve davranışlar da daha anlamlı hale gelmeye başlar.Otomatik düşünceler her zaman gerçeği yansıtmayabilir. Geçmiş yaşantılarımız, öğrenme deneyimlerimiz ve sahip olduğumuz inançlar, olayları yorumlama biçimimizi etkileyebilir. Özellikle stresli dönemlerde zihnimiz olayları daha olumsuz değerlendirmeye eğilim gösterebilir. Bu nedenle otomatik düşüncelerimizi fark etmek ve doğruluğunu değerlendirmek psikolojik iyilik hâli açısından oldukça önemlidir.Peki otomatik düşüncelerimizi nasıl fark edebiliriz?Bunun en etkili yollarından biri, duygu durumumuzda ani bir değişiklik hissettiğimiz anda kendimize şu soruyu sormaktır:“Şu anda aklımdan ne geçiyor?”Bu basit soru, çoğu zaman farkında olmadan zihnimizden geçen düşünceleri görünür hâle getirir. Özellikle aniden kaygılandığımızda, üzüldüğümüzde, öfkelendiğimizde veya suçluluk hissettiğimizde bu soruyu sormak, düşünce-duygu bağlantısını anlamamıza yardımcı olur.Otomatik düşünceleri fark etmemizi sağlayabilecek bazı ipuçları vardır. Kendinizi beklenmedik şekilde huzursuz, kaygılı ya da mutsuz hissettiğinizde, normalde göstermeyeceğiniz davranışlar sergilediğinizde veya çarpıntı, nefes darlığı, kas gerginliği gibi bedensel belirtiler yaşadığınızda zihninizden geçen düşünceleri gözden geçirmek faydalı olabilir.Bilişsel Davranışçı Terapi’de yalnızca otomatik düşünceler değil, bu düşüncelerin temelinde yer alan daha derin inançlar da önemlidir. Bu süreçte bilişsel kavramsallaştırma adı verilen bir yöntem kullanılır. Bilişsel kavramsallaştırma, kişinin yaşadığı güçlükleri bütüncül bir bakış açısıyla anlamayı amaçlayan sistematik bir değerlendirme sürecidir.Bu değerlendirme sırasında kişinin mevcut sorunları, belirtileri, yaşam öyküsü, stres kaynakları, olaylara verdiği anlamlar ve baş etme biçimleri birlikte ele alınır. Aynı zamanda kişinin kendisi, diğer insanlar ve gelecekle ilgili geliştirdiği temel inançlar da değerlendirilir. Çünkü bu inançlar, günlük yaşamda ortaya çıkan otomatik düşüncelerin oluşmasında önemli rol oynar.Örneğin “Yeterince iyi değilim.” temel inancına( katı ve aşırı genellenmiş inanç) sahip bir kişi, küçük bir eleştiriyi bile başarısız olduğunun kanıtı olarak yorumlayabilir. Buna karşılık daha sağlıklı inançlara sahip biri aynı durumu gelişim fırsatı olarak değerlendirebilir. Bu nedenle terapi sürecinde yalnızca yüzeyde görünen düşünceler değil, onların beslendiği temel inançlar üzerinde de çalışılır.Bilişsel kavramsallaştırma, terapistin danışanı daha iyi anlamasını ve terapi sürecini kişiye özgü şekilde planlamasını sağlar. Danışanın yaşadığı sorunların nasıl başladığı, hangi olaylarla tetiklendiği, hangi düşüncelerle sürdüğü ve bu süreçte kullandığı baş etme yöntemleri değerlendirilerek kişiye uygun bir yol haritası oluşturulur. Bu yol haritası terapi boyunca yeni bilgiler doğrultusunda güncellenebilir.Sonuç olarak bilişsel model bize önemli bir gerçeği hatırlatır: Yaşadığımız olayları her zaman değiştiremeyebiliriz; ancak o olaylara yüklediğimiz anlamı fark edebilir ve gerektiğinde yeniden değerlendirebiliriz. Düşüncelerimizi tanımak, sorgulamak ve daha gerçekçi bakış açıları geliştirmek; duygularımızı düzenlememize, daha işlevsel davranışlar sergilememize ve yaşam kalitemizi artırmamıza katkı sağlar.Psikolojik garkındalık çoğu zaman olayların değişmesiyle değil, olaylara bakış açımızın değişmesiyle başlar. Bilişsel Davranışçı Terapi de tam olarak bu değişimi desteklemeyi amaçlar. Bu nedenle düşüncelerimizi fark etmek, onları anlamak ve gerektiğinde yeniden yapılandırmak, ruh sağlığımızı güçlendiren en önemli adımlardan biridir.Bilişsel Model Neden Önemlidir?Bilişsel modelin en önemli katkılarından biri, bireyin yaşadığı psikolojik güçlükleri yalnızca belirtiler üzerinden değil, bu belirtilerin altında yatan düşünce süreçleriyle birlikte ele almasıdır. Bu yaklaşım, kişinin kendisini daha iyi tanımasına ve yaşadığı duyguların nedenlerini anlamasına yardımcı olur. Duygular çoğu zaman kontrol edilemez gibi görünse de, bu duyguları ortaya çıkaran düşünce kalıpları fark edildiğinde değişim için önemli bir fırsat oluşur.Terapi sürecinde birey, karşılaştığı olaylara verdiği otomatik tepkileri gözlemlemeyi öğrenir. Zamanla bu düşüncelerin her zaman gerçeği yansıtmadığını fark ederek daha dengeli ve gerçekçi alternatifler geliştirebilir. Bu değişim yalnızca yaşanan probleme değil, kişinin yaşamın farklı alanlarında karşılaştığı zorluklara yaklaşımına da olumlu katkı sağlar. İş yaşamı, aile ilişkileri, arkadaşlıklar ve akademik yaşam gibi birçok alanda daha sağlıklı kararlar alabilmek mümkün hâle gelir.Bilişsel model, bireyin geçmiş yaşantılarının bugünkü düşünce biçimlerini etkileyebileceğini kabul ederken, kişinin bu düşünceleri değiştirme ve daha işlevsel bakış açıları geliştirme kapasitesine de vurgu yapar. Bu nedenle Bilişsel Davranışçı Terapi, yalnızca mevcut belirtileri azaltmayı değil, aynı zamanda bireyin gelecekte karşılaşabileceği güçlüklerle daha etkili başa çıkabilmesini sağlayacak kalıcı beceriler kazandırmayı amaçlamaktadır.Psikolog Özge Öz Batır