1. Uzmanlar
  2. Hidayet ÇALIŞKAN
  3. Blog Yazıları
  4. Psikolojik Sorunlar: Nasıl Hissettiriyorlar ve Çözüm Önerileri

Psikolojik Sorunlar: Nasıl Hissettiriyorlar ve Çözüm Önerileri

Psikolojik Sorunlar: Nasıl Hissettiriyorlar ve Çözüm Önerileri

Psikolojik sorunlar, modern yaşamın karmaşık yapısında bireylerin sıkça karşılaştığı bir durumdur. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, dünya nüfusunun önemli bir kısmı hayatlarının bir döneminde ruh sağlığı sorunlarıyla mücadele eder [1]. Bu sorunlar, bireyin düşünce, duygu ve davranışlarını etkileyerek sosyal, mesleki ve kişisel yaşamını sekteye uğratabilir. Psikolog Hidayet ÇALIŞKAN, yılların deneyimine dayanarak, bu sorunların erken fark edilmesinin ve uygun müdahalelerle ele alınmasının önemini vurgular. ÇALIŞKAN’a göre, psikolojik sorunlar genellikle bastırılmış duygusal yaralar veya bilinçdışı çatışmalarla bağlantılıdır ve doğru yaklaşımlarla yönetilebilir. Bu makalede, psikolojik sorunların bireyde nasıl hissettirdiğini bilimsel temellerle açıklayacak ve özellikle bütüncül psikoterapi odaklı çözüm önerilerini detaylı bir şekilde ele alacağız. Çocuk, ergen, genç, yetişkin, aile ve çiftler için uygulanabilecek yöntemleri tartışarak, Psikolog Hidayet ÇALIŞKAN’ın uzman görüşlerinden yararlanacağız.

Psikolojik Sorunlar Nasıl Hissettiriyor?

Psikolojik sorunlar, bireyde geniş bir yelpazede duygusal ve fiziksel belirtilerle kendini gösterir. Anksiyete bozuklukları, örneğin, sürekli bir kaygı hali, huzursuzluk, konsantrasyon güçlüğü, sinirlilik ve hatta fiziksel semptomlar (terleme, çarpıntı) ile karakterizedir [3]. Bu durum, bireyi adeta bir “tehlike çanları” çalan zihinsel durumda bırakır; her an kötü bir olay olacakmış gibi bir his yaratır. Psikolog Hidayet ÇALIŞKAN, bu tür kaygıların genellikle çocuklukta yaşanan güvensizlik, reddedilme veya travmatik deneyimlerden köken aldığını belirtir. Örneğin, ebeveynlerden gelen tutarsız davranışlar, yetişkinlikte anksiyete olarak ortaya çıkabilir.

Depresyon, bir başka yaygın psikolojik sorundur ve yoğun üzüntü, enerji kaybı, motivasyon eksikliği ve günlük aktivitelerden zevk alamama gibi belirtilerle kendini gösterir [6]. Birey, kendini değersiz hissedebilir, iştah ya da uyku düzeninde değişiklikler yaşayabilir ve hatta intihar düşünceleriyle karşı karşıya kalabilir [0]. Dünya Sağlık Örgütü, depresyonun küresel olarak en yaygın ruh sağlığı sorunlarından biri olduğunu ve sosyal izolasyon, iş kaybı veya ilişkisel problemler gibi ciddi sonuçlara yol açtığını vurgular [1]. Psikolog Hidayet ÇALIŞKAN, depresyonun bireyi “boşlukta sürüklenen bir gemi” gibi hissettirdiğini ifade eder; bu durum, kişinin yaşam enerjisini tüketerek ilişkilerini ve üretkenliğini olumsuz etkiler.

Kişilik bozuklukları da önemli bir psikolojik sorun kategorisidir. Örneğin, borderline kişilik bozukluğu, yoğun duygusal dalgalanmalar, terk edilme korkusu ve impulsif davranışlarla kendini gösterir [10]. Bu, bireyin sürekli bir “duygusal fırtına” içinde olmasına neden olur ve özellikle yakın ilişkilerde çatışmalara yol açar. Travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) ise, geçmiş bir travmanın yeniden yaşanması gibi hissettiren flashback’ler, kabuslar ve hipervijilans (aşırı tetikte olma) ile karakterizedir [9]. Psikolog Hidayet ÇALIŞKAN, bu tür sorunların sadece zihinsel değil, fiziksel etkiler de yarattığını belirtir; uyku bozuklukları, kronik yorgunluk ve iştah değişiklikleri sıkça görülür [8].

Çocuklarda psikolojik sorunlar, aşırı ağlama, okul reddi veya agresif davranışlar gibi şekillerde ortaya çıkarken, ergenlerde kimlik bunalımları, sosyal çekilme veya riskli davranışlar görülebilir. Yetişkinlerde ise iş stresi, ailevi sorumluluklar veya ekonomik baskılarla birleştiğinde, tükenmişlik sendromu gibi durumlar sıkça yaşanır. Ulusal Akıl Sağlığı İttifakı’na göre, bu sorunlar bireyin sosyal ve mesleki işlevselliğini ciddi şekilde bozar, yalnızlık ve umutsuzluk hislerini derinleştirir [4].

Çözüm Önerileri: Bütüncül Psikoterapi ve Diğer Yaklaşımlar

Psikolojik sorunların çözümünde bütüncül yaklaşımlar, en etkili yöntemler arasında yer alır. Psikolog Hidayet ÇALIŞKAN, çocuk, ergen, genç, yetişkin, aile ve çiftler için bütüncül psikoterapiyi öncelikli olarak önerir. Bütüncül psikoterapi, bilişsel-davranışçı terapi (BDT), psikoanalitik yaklaşımlar, mindfulness ve somatik deneyimleme gibi teknikleri entegre ederek bireyi zihin, beden ve ruh bütünlüğü içinde ele alır [14]. Bu yaklaşım, stresin azaltılmasında, travma tepkilerinin hafifletilmesinde ve genel iyilik halinin artırılmasında etkili olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır [29].

Tetikleyicileri Tanımlamak

Psikolojik sorunların yönetiminde ilk adım, tetikleyicileri tanımlamaktır. BDT teknikleri, bireyin duygusal tepkilerini tetikleyen durumları (örneğin, belirli bir kişi, ortam veya anı) fark etmesine yardımcı olur [39]. Psikolog Hidayet ÇALIŞKAN, hastalarına duygusal tetikleyicileri kaydetmek için günlük tutmayı önerir; bu, farkındalığı artırarak bireyin hangi durumlarda tepki verdiğini anlamasını sağlar. Örneğin, bir tartışma sonrası yaşanan öfke, aslında altta yatan bir değersizlik hissinin tetiklenmesi olabilir.

Sağlıklı Başa Çıkma Stratejileri

Sağlıklı başa çıkma stratejileri geliştirmek, psikolojik sorunlarla mücadelede kritik bir adımdır. Derin nefes egzersizleri, ilerleyici kas gevşetme ve mindfulness meditasyonu gibi yöntemler, anksiyete ve öfke gibi yoğun duyguları yönetmede etkilidir [44, 40]. Psikolog Hidayet ÇALIŞKAN, hastalarına bu teknikleri günlük rutinlerine entegre etmelerini önerir. Örneğin, 5 dakikalık bir nefes egzersizi, sinir sistemini sakinleştirerek anksiyete krizlerini hafifletebilir. Ayrıca, fiziksel aktiviteler (yürüyüş, yoga) ve düzenli uyku, zihinsel sağlığı destekler [32].

İlaç Tedavisi

Bazı durumlarda, psikoterapiyi desteklemek için ilaç tedavisi gerekli olabilir. Antidepresanlar veya anksiyolitikler, semptomları hafifleterek bireyin terapiye katılımını kolaylaştırır [53]. Araştırmalar, psikoterapi ve ilaç kombinasyonunun, özellikle depresyon ve anksiyete bozukluklarında, tek başına tedavilerden daha etkili olduğunu göstermektedir [54]. Ancak Psikolog Hidayet ÇALIŞKAN, ilaçların yalnızca gerektiğinde ve psikososyal müdahalelerle birlikte kullanılması gerektiğini vurgular; çünkü ilaçlar, sorunun kökenine inmez, yalnızca semptomları hafifletir.

Farklı Gruplar için Yaklaşımlar

Çocuk ve ergenlerde bütüncül psikoterapi, oyun terapisi ve aile entegrasyonunu içerir [20]. Oyun terapisi, çocukların duygularını ifade etmelerine olanak tanır; aile terapisi ise ebeveyn-çocuk ilişkisini güçlendirerek davranış sorunlarını azaltır [15]. Yetişkinlerde, bütüncül yaklaşım stres yönetimi için yoga ve meditasyonu entegre eder [32]. Çiftler için ise iletişim becerileri ve empati egzersizleri, ilişkisel çatışmaları çözmede etkilidir [17]. Psikolog Hidayet ÇALIŞKAN, her bireyin ihtiyaçlarına göre özelleştirilmiş bir yaklaşımın önemini vurgular.

Psikoterapinin Faydaları

Psikoterapi, bireyin duygusal sorunlarını anlamasında ve yönetmesinde temel bir rol oynar. Psikolog Hidayet ÇALIŞKAN, terapinin sunduğu faydaları dört ana başlıkta özetler:

Sebep Araştırma: Psikoterapist, duygusal sıkıntının altında yatan nedenleri (örneğin, çocukluk travmaları veya bilinçdışı çatışmalar) belirlemede yardımcı olur [45].

Strateji Geliştirme: Bireye, duygusal zorluklarla başa çıkmak için araçlar ve teknikler sunar; örneğin, olumsuz düşünce kalıplarını değiştirme [45].

Duygusal Destek: Terapi, yargılanmadan duyguların ifade edilebileceği güvenli bir alan sağlar [45].

Düşünce Kalıplarını Değiştirme: Olumsuz düşünce döngülerini kırarak daha sağlıklı bir zihinsel bakış açısı geliştirilir [45].

Sonuç

Psikolojik sorunlar, bireyi duygusal ve fiziksel olarak yıpratan karmaşık durumlardır; ancak bütüncül psikoterapi gibi bilimsel temelli yaklaşımlarla yönetilebilir. Psikolog Hidayet ÇALIŞKAN’ın vurguladığı gibi, erken müdahale ve bireye özgü yöntemler, kalıcı iyileşme için kritik öneme sahiptir. Çocuk, ergen, yetişkin, aile veya çift fark etmeksizin, herkes için uygun bir terapi yaklaşımı vardır. Eğer siz de bu tür sorunlar yaşıyorsanız, profesyonel destek almak için bir adım atabilirsiniz – profilinizden seans oluşturarak başlayabilirsiniz. Sağlıklı, huzurlu ve mutlu bir yaşam için kendinize bu şansı verin.

Kaynaklar:

Dünya Sağlık Örgütü, mental sağlık sorunlarının küresel yaygınlığı.

Anksiyete bozukluklarının semptomları ve etkileri.

Depresyonun duygu durum bozuklukları üzerindeki etkisi.

İntihar düşünceleri ve depresyon bağlantısı.

Borderline kişilik bozukluğu belirtileri.

Travma sonrası stres bozukluğu semptomları.

Psikolojik sorunların fiziksel yansımaları.

Ulusal Akıl Sağlığı İttifakı, psikolojik sorunların yaşam üzerindeki etkileri.

Bütüncül psikoterapinin temel prensipleri.

Bütüncül psikoterapinin stres azaltıcı etkileri.

Bilişsel-davranışçı terapide tetikleyici tanımlama.

Mindfulness ve nefes egzersizlerinin anksiyete yönetimindeki rolü.

Sağlıklı başa çıkma stratejilerinin etkinliği.

İlaç tedavisi ve psikoterapi kombinasyonu.

Kombine tedavilerin etkinliği üzerine araştırmalar.

Çocuk ve ergenlerde oyun terapisi.

Aile terapisinin davranış sorunları üzerindeki etkisi.

Yetişkinlerde yoga ve meditasyonun stres yönetimi.

Çift terapisinde iletişim teknikleri.

Psikoterapinin duygusal destek ve düşünce kalıplarını değiştirme faydaları.

Yayınlanma: 30.08.2025 14:50

Son Güncelleme: 30.08.2025 14:50

Psikolog

Hidayet

ÇALIŞKAN

Psikolog

(*)(*)(*)(*)(*)
3 Yorum
Bedensel Belirti Bozuklukları (Somatizasyon)
Depresif Bozukluklar
Varoluşsal Anlam Arayışı
Yalnızlık
+7
Online TerapiOnline Ter...
süre 45 dk
ücret 2500
Yüz Yüze TerapiY. Yüze Ter..
Hizmet vermiyor
Yapay zeka ile, kişiselleştirilmiş destek:
Menta AI
Yapay zeka ile,
kişiselleştirilmiş destek: Menta AI

Şimdi indir, konuşmaya başla

App Store'dan İndirGoogle Play'den İndir
Bunları da sevebilirsiniz...

Depresyon: Geçici Bir Mutsuzluktan Daha Fazlası

Depresyon, çoğu zaman günlük hayatta “keyifsizlik”, “isteksizlik” ya da “moral bozukluğu” gibi ifadelerle hafife alınır. Oysa klinik depresyon, kişinin duygu durumunu, düşünce yapısını, bedensel işlevlerini ve yaşamla kurduğu bağı derinden etkileyen ciddi bir ruhsal bozukluktur. Depresyon yalnızca üzgün hissetmek değildir; kişinin hayata karşı motivasyonunu kaybetmesi, kendini değersiz ve yetersiz hissetmesi, geleceğe dair umudunu yitirmesiyle karakterizedir.Bu yazıda depresyonun ne olduğu, belirtileri, nedenleri, günlük hayata etkileri ve tedavi süreçleri ele alınacaktır. Amaç, depresyonu romantize etmeden, dramatize etmeden; olduğu gibi, gerçekçi ve anlaşılır bir çerçevede anlatmaktır.Depresyon Nedir?Depresyon; duygusal, bilişsel ve davranışsal alanlarda belirgin bozulmalara yol açan bir duygu durum bozukluğudur. Kişinin en az iki hafta boyunca neredeyse her gün çökkün bir ruh hali içinde olması, daha önce keyif aldığı etkinliklerden zevk alamaması ve işlevselliğinde düşüş yaşamasıyla kendini gösterir.Burada kritik nokta şudur: Depresyon, kişinin “elinde olan” bir durum değildir. “Güçlü ol”, “pozitif düşün”, “kendine gel” gibi iyi niyetli ama yüzeysel telkinler depresyonu çözmez. Çünkü depresyon bir karakter zayıflığı değil, çok boyutlu bir ruh sağlığı sorunudur.Depresyonun Belirtileri Nelerdir?Depresyon belirtileri kişiden kişiye farklı yoğunlukta görülebilir. Ancak en sık karşılaşılan belirtiler şu şekilde sıralanabilir:Duygusal BelirtilerSürekli üzgün, boşlukta ya da çökkün hissetmeUmutsuzluk ve çaresizlik duygularıHayattan zevk alamama (anhedoni)Suçluluk ve değersizlik düşünceleriBilişsel BelirtilerKendine yönelik olumsuz düşüncelerGeleceğe dair karamsarlıkOdaklanma ve karar verme güçlüğüZihinsel yavaşlamaDavranışsal BelirtilerSosyal geri çekilmeGünlük aktivitelerde azalmaİş, okul veya sorumlulukları ertelemeEskiden yapılan şeylere karşı isteksizlikFiziksel BelirtilerUyku problemleri (çok uyuma ya da uykusuzluk)İştah artışı veya kaybıSürekli yorgunluk hissiBedensel ağrılar, halsizlikBu belirtilerin bir arada ve süreklilik göstermesi depresyon açısından değerlendirilmeyi gerektirir.Depresyonun NedenleriDepresyon tek bir nedene bağlı olarak ortaya çıkmaz. Biyolojik, psikolojik ve sosyal etkenlerin etkileşimi sonucunda gelişir.Biyolojik EtkenlerBeyindeki bazı nörotransmitterlerin (serotonin, dopamin, noradrenalin gibi) dengesizliği depresyonla ilişkilidir. Ayrıca genetik yatkınlık da önemli bir risk faktörüdür. Ailede depresyon öyküsü olan bireylerde görülme olasılığı daha yüksektir.Psikolojik EtkenlerTravmatik yaşantılarKayıp ve yas süreçleriÇocukluk döneminde yaşanan ihmal veya duygusal yoksunlukMükemmeliyetçilik, aşırı öz eleştiriSosyal Etkenlerİşsizlik, ekonomik zorluklarİlişki problemleriSosyal destek eksikliğiYalnızlıkÖzellikle uzun süreli stres faktörleri, depresyonun ortaya çıkmasında ve sürmesinde belirleyici rol oynar.Depresyon Günlük Hayatı Nasıl Etkiler?Depresyon yalnızca kişinin iç dünyasında yaşanmaz; hayatın her alanına yayılır. Kişi sabah yataktan kalkmakta zorlanabilir, basit görünen işler bile gözünde büyüyebilir. Sosyal ilişkilerde mesafe artar, kişi anlaşılmadığını hisseder ve giderek içine kapanır.Depresyon ilerledikçe “yapamıyorum” düşüncesi yerini “ben zaten yetersizim” inancına bırakır. Bu noktada sorun artık sadece ruh hali değil, kişinin kendilik algısıdır.Depresyon ve İntihar DüşünceleriHer depresyon intihar düşüncesiyle sonuçlanmaz; ancak depresyon, intihar riski açısından önemli bir risk faktörüdür. Kişi yoğun çaresizlik ve umutsuzluk yaşadığında, yaşamanın bir anlamı kalmadığını düşünebilir.Bu tür düşünceler mutlaka ciddiye alınmalı ve profesyonel destek alınmalıdır. İntihar düşüncesi yardım istemenin bir zayıflık değil, hayatta kalma çabası olduğunun göstergesidir.Depresyonun Tedavisi Mümkün mü?Evet. Depresyon tedavi edilebilir bir ruhsal bozukluktur. Ancak tedavi süreci kişiye özeldir ve sabır gerektirir.PsikoterapiBilişsel Davranışçı Terapi, depresyon tedavisinde en sık kullanılan ve etkisi bilimsel olarak kanıtlanmış yaklaşımlardan biridir. Terapide kişinin olumsuz otomatik düşünceleri fark etmesi, bunları sorgulaması ve daha işlevsel düşünce biçimleri geliştirmesi hedeflenir.Ayrıca kişinin duygu düzenleme becerileri, problem çözme kapasitesi ve kendilik algısı üzerinde çalışılır.Psikiyatrik DestekBazı durumlarda ilaç tedavisi gerekli olabilir. Antidepresanlar, beyindeki kimyasal dengenin düzenlenmesine yardımcı olur. İlaç kullanımı mutlaka bir psikiyatrist kontrolünde olmalıdır.Sosyal Destek ve Yaşam DüzeniDüzenli uykuFiziksel aktiviteSosyal bağların güçlendirilmesiGünlük rutin oluşturmaBunlar tedaviyi destekleyen önemli unsurlardır ancak tek başına yeterli değildir.“Geçer mi?” SorusuDepresyon kendiliğinden geçebilen bir durum değildir. Bazı kişilerde belirtiler zamanla azalabilir; ancak altta yatan düşünce kalıpları ve duygusal yükler ele alınmadıkça depresyon tekrarlama eğilimindedir.Profesyonel destek almak, süreci kısaltır ve kişinin yaşam kalitesini belirgin şekilde artırır.SonuçDepresyon; zayıflık, tembellik ya da şımarıklık değildir. Görünmeyen ama derinden hissedilen bir yorgunluktur. Anlaşılmadığında daha da ağırlaşır, ciddiye alındığında ise iyileşme yoluna girer.Eğer kendinizde ya da bir yakınınızda depresyon belirtileri fark ediyorsanız, bunu görmezden gelmek yerine bir ruh sağlığı uzmanına başvurmak en sağlıklı adımdır. Yardım istemek, insan olmanın doğal bir parçasıdır.Son Söz: Depresyonla Yaşamak Değil, Depresyondan Çıkmak MümkünDepresyonla yaşayan birçok kişi, zamanla bu duruma alışmak zorunda olduğunu düşünür. “Ben böyleyim”, “hayat zaten zor”, “herkes böyle hissediyor” gibi düşünceler, kişinin yardım aramasını geciktirir. Oysa depresyon, katlanılması gereken bir kader değil; üzerinde çalışılabilen, değiştirilebilen ve iyileştirilebilen bir süreçtir. En zor adım genellikle ilk adımdır: Sorunun adını koymak ve destek aramaya izin vermek.Psikolojik destek sürecinde amaç, kişiyi sürekli mutlu hissettirmek değildir. Amaç; kişinin duygularını bastırmadan, gerçekçi bir şekilde anlamlandırabilmesi, kendine karşı daha adil bir iç ses geliştirebilmesi ve yaşamla yeniden bağ kurabilmesidir. Terapi, acıyı yok etmez; acıyla baş edebilme kapasitesini güçlendirir. Bu da zamanla umudun yeniden filizlenmesini sağlar.Unutulmamalıdır ki depresyon, kişinin kim olduğu değildir; yaşadığı bir durumdur. Kişi, depresyondan ibaret değildir. Duygular geçicidir, beceriler öğrenilebilir, düşünceler değiştirilebilir. İyileşme doğrusal bir çizgi halinde ilerlemez; inişler ve çıkışlar olabilir. Ancak bu, sürecin başarısız olduğu anlamına gelmez.Eğer şu an bu satırları okurken kendinizden bir parça buluyorsanız, bu farkındalık küçümsenmemelidir. Destek almak için “daha kötü olmayı” beklemek gerekmez. Ruh sağlığı, ertelenebilecek bir konu değildir. Atılan her küçük adım, kişinin kendine verdiği bir değerin göstergesidir. Ve bu değer, iyileşmenin en sağlam temelidir.

Çocuklarda Tuvalet Eğitimi

2-3 Yaş Çocuklarda Tuvalet EğitimiBahar mevsiminin yaklaşmasıyla birlikte, ebeveynler için önemli bir gündem maddesi haline gelen tuvalet eğitimi, çocukların gelişiminde kritik bir yer tutar. 2-3 yaş grubu, çocuğun bağımsızlık kazanma yolundaki ilk adımlarını attığı, duygusal ve psikolojik gelişiminin şekillendiği bir dönemdir. Bu süreç, yalnızca fiziksel becerilerin kazandırılması değil, aynı zamanda çocuğun özgüveninin inşa edilmesi için de oldukça önemlidir.Okul öncesi dönemde, özellikle kreş ve anaokulu yaş grubunda yer alan çocuklar için tuvalet alışkanlığı kazanmak, hem evde hem de eğitim kurumlarında sağlıklı bir rutin oluşturmak açısından oldukça değerlidir.Tuvalet eğitimi, her çocuk için farklı bir zamanlama gerektiren bir süreçtir. Bazı çocuklar daha erken yaşlarda tuvalet eğitimine hazır olurken, diğerleri için bu süreç daha geç bir dönemde başlayabilir. Çocuğun tuvalet eğitimine başlamaya hazır olup olmadığını belirlemek, ebeveynlerin doğru zamanlamayı yapabilmesi açısından kritik bir adımdır. Bu hazırlık süreci, sadece çocuğun fizyolojik ihtiyaçlarının karşılanabilmesi değil, aynı zamanda onun psikolojik olarak da hazır olması gerektiği bir dönemdir.Çocuğun bezini ıslatmasından rahatsız olması, tuvaletini tutabilmesi, isteklerini sözlü olarak ifade edebilmesi ve basit yönergeleri anlayıp uygulayabilmesi, tuvalet eğitimine başlamak için dikkat edilmesi gereken sinyallerdir. Bu noktada, ebeveynlerin gözlemleri ve sabırları büyük önem taşır.Kampüs Kreş’te görev yapan uzmanlar, tuvalet eğitimi sürecini çocukların günlük rutinine entegre ederek destekler. Özellikle 3 yaş civarındaki çocuklar için bu destek, sürecin daha sağlıklı ve hızlı ilerlemesini sağlar.Tuvalet eğitimi sürecine başlamadan önce, ebeveynlerin doğru bir hazırlık yapması faydalıdır. Çocuğa tuvalet alışkanlıklarını öğretmeye başlamadan önce, yaşına uygun kitaplar okuyarak ve tuvaletin nasıl kullanıldığı hakkında basit açıklamalar yaparak, çocuğun bu sürece olan ilgisini artırabilirsiniz. Aynı zamanda, tuvalet sonrası ellerin yıkanması gibi hijyen alışkanlıklarını kazandırmak da eğitim sürecinin önemli bir parçasıdır.Tuvaletini yapmak için belirli aralıklarla çocuğa hatırlatmalarda bulunmak, onu tuvalet alışkanlıkları kazanmada yönlendirmede etkili olacaktır. Ayrıca, çocuğun tuvaletini yapıp yapmadığına dair sürekli soru sormak yerine, günün belli aralıklarında tuvalete gitmesi konusunda ona eşlik edilmesi, bu alışkanlıkların pekişmesine yardımcı olabilir.Bez değiştirme sırasında, çocuğun bezsiz kalması fikrine alışabilmesi için ona fırsat tanımak önemlidir. Bezini çıkarmayı reddeden çocuklar için, bezle tuvalet eğitimine başlamak da uygun bir yöntem olabilir. Bu süreçte, küçük kazalar yaşanması oldukça doğaldır. Bu kazalar, çocuğun öğrenme sürecinin bir parçası olup, ebeveynlerin olumsuz tepkilerden kaçınarak, yapıcı bir tutum sergilemeleri gerekmektedir.Bebek döneminden yeni çıkmış çocuklar için bu tür geçişler, hassasiyetle yaklaşılması gereken konular arasında yer alır. Çocuğa yönelik olumsuz ifadeler kullanmak, onun stres yaşamasına ve bu sürece olan direncinin artmasına yol açabilir. Yaşanılan kaza durumlarında çocuğun yaptığı şeyden utanmasına yol açacak kelimeler ya da cümleler kullanmaktan kaçınmanız gerekmektedir. (“Pis”, “Kötü koktu”, “Bebek misin sen?” gibi.) Bunun yerine, kazalardan sonra çocuğa cesaretlendirici tutum içerisinde olmak, sürecin sağlıklı bir şekilde ilerlemesini sağlayacaktır.Tuvalet eğitimi, sadece davranışsal değil; aynı zamanda fizyolojik ihtiyaçlarla da bağlantılıdır. Bu nedenle dikkat edilmesi gereken bir diğer önemli nokta, çocuğun beslenme alışkanlıklarıdır. Lifli gıdalar ve bol sıvı alımı, kabızlık gibi sağlık sorunlarını engelleyecek ve tuvalet eğitimini olumsuz etkileyebilecek sağlık problemlerini önleyecektir. Çocuğun tuvalet alışkanlığı kazandığı dönemde, sindirim sisteminin düzgün çalışması süreci daha sağlıklı hale getirecektir.Sonuç olarak, tuvalet eğitimi süreci, ebeveynlerin sabırlı ve anlayışlı bir şekilde yönetmesi gereken önemli bir aşamadır. Çocuğun hazır olup olmadığını gözlemlemek, doğru zamanlamayı yapmak ve ona güven vermek, bu sürecin başarısı için büyük rol oynar. Bu dönem, sadece fiziksel bir beceri kazanımı değil, aynı zamanda çocuğun psikolojik ve duygusal gelişimi açısından da önemli bir adımdır.Ebeveynlerin bu dönemde çocuğa karşı olumlu, yapıcı ve cesaretlendirici bir tutum sergilemeleri, çocuğun özgüvenini artırır ve ebeveyn ile çocuk arasındaki bağı güçlendirir. Bu süreç, doğru bir şekilde yönetildiğinde, çocuğun gelişimindeki önemli bir basamak tamamlanmış olur.Tuvalet eğitimi sürecinde, ebeveynlerin kendi kaygı ve beklentilerinin farkında olması da oldukça önemlidir. Çevreden gelen “Artık öğrenmesi gerekiyordu”, “Biz bu yaşta çoktan bırakmıştık” gibi karşılaştırıcı söylemler, ebeveyn üzerinde baskı yaratabilir ve bu baskı farkında olmadan çocuğa yansıyabilir. Oysa her çocuğun gelişim hızı, mizacı ve hazır bulunuşluğu farklıdır. Bu nedenle tuvalet eğitimi sürecinde başka çocuklarla kıyaslama yapılmaması, sürecin daha sağlıklı ilerlemesine katkı sağlar.Gece tuvalet kontrolü ise gündüz tuvalet alışkanlığı kazandıktan sonra zamanla gelişen bir beceridir. 2-3 yaş döneminde gece alt ıslatmaları gelişimsel olarak normal kabul edilir ve bu durum için çocuğun suçlanmaması ya da baskı altına alınmaması gerekir. Gece kuru kalma becerisi, çocuğun sinir sistemi olgunlaşmasıyla yakından ilişkilidir ve çoğu çocukta kendiliğinden gelişir.Tuvalet eğitimi sürecinde tutarlılık da önemli bir unsurdur. Evde uygulanan yaklaşım ile bakım verenlerin ya da okul ortamındaki uygulamaların mümkün olduğunca benzer olması, çocuğun kafasının karışmasını önler. Bu nedenle ebeveynlerin kreş öğretmenleriyle iletişim halinde olması ve ortak bir tutum belirlemesi süreci destekleyici olacaktır.Unutulmamalıdır ki tuvalet eğitimi, çocuğun kontrol duygusunu kazandığı ilk alanlardan biridir. Bu süreçte çocuğa alan tanımak, onun bedenine saygı göstermek ve başarabildiği her adımı fark edip takdir etmek, çocuğun hem beden farkındalığını hem de duygusal dayanıklılığını güçlendirecektir. Sabır, anlayış ve sevgiyle ilerleyen bir tuvalet eğitimi süreci, çocuğun yaşam boyu sürecek sağlıklı alışkanlıklarının temelini oluşturur.Ebeveynler, tuvalet eğitimi sürecinde zorlandıklarını hissettiklerinde ya da sürecin ilerleyişiyle ilgili kaygı yaşadıklarında profesyonel destek almaktan çekinmemelidir. Her çocuğun ihtiyacı farklı olduğu için, tuvalet eğitimi süreci de bireysel olarak ele alınmalıdır. Çocuğunuzun gelişim özelliklerine ve ailenizin dinamiklerine uygun bir yol haritası oluşturmak için, bu süreçte benden profesyonel destek alabilirsiniz. Doğru yönlendirme ve sağlıklı bir yaklaşım, hem ebeveynin hem de çocuğun bu süreci daha güvenli ve huzurlu bir şekilde deneyimlemesine yardımcı olur.Sevgilerimle,Uzm. Psk. Selen Bulut Kapan

Overthinking: Zihnin Sessizce Hayatı Ele Geçirdiği Yer

Overthinking çoğu zaman fark edilmeden başlar. İnsan bir sabah uyanıp “bugün fazla düşüneyim” diye bir karar almaz. Daha çok, düşünmenin içine yavaş yavaş çekilir. Başta her şey oldukça masumdur. Bir meseleyi anlamaya çalışıyordur, doğru kararı vermek ister, hata yapmamayı önemser. Zihin bu noktada faydalı bir araç gibidir. Analiz eder, tartar, olasılıkları sıralar. Fakat bir yerden sonra düşünme ilerlemez, sadece tekrar etmeye başlar. Aynı sahneler, aynı cümleler, aynı sorular… Zihin doludur ama yol almıyordur. Overthinking tam olarak burada kendini belli eder: düşünmenin üretkenliğini kaybettiği ama durmayı da bilmediği yerde.İnsan zihni belirsizlikle arası pek iyi olmayan bir yapıya sahiptir. Belirsizlik, kontrol kaybı hissini beraberinde getirir. Kontrol kaybı ise güvensizliktir. Bu yüzden zihin bilinmeyenle karşılaştığında onu düşünerek evcilleştirmeye çalışır. “Eğer bunu yeterince düşünürsem, başıma geldiğinde hazırlıklı olurum” düşüncesi çok tanıdıktır. Overthinking bu açıdan bakıldığında bir korunma çabasıdır. Zihin bizi korumaya çalışır. Hayal kırıklığını azaltmak, acıyı önlemek, yanlış yapmamak ister. Ama çoğu zaman yaptığı şey tam tersidir. İnsan daha gergin, daha yorgun ve daha kararsız bir hale gelir.Overthinking’in en zor taraflarından biri, insanı sürekli zihinsel bir zamanın içine hapsetmesidir. Zihin ya geçmiştedir ya da gelecekte. Geçmişte yapılan bir konuşma tekrar tekrar oynatılır. “Bunu neden böyle söyledim?”, “Keşke şunu deseydim.” Gelecekte ise henüz yaşanmamış ihtimaller yaşanır. “Ya böyle olursa?”, “Ya başaramazsam?”, “Ya pişman olursam?” Zihin bu iki zaman arasında mekik dokurken, şu an neredeyse tamamen aradan çekilir. Oysa hayat sadece şu anda yaşanır. Overthinking bu temas noktasını kaçırır.Geçmişe dönük overthinking genellikle suçluluk ve pişmanlık duygularıyla iç içedir. Zihin geçmişi didik didik ederken, insan kendine karşı giderek daha sert bir dil kullanmaya başlar. O günkü şartlar, o anki duygular, o zamanki imkanlar unutulur. Bugünün farkındalığıyla dünü yargılamak kolaydır. Ama bu yargı, insanı ileri taşımaz. Aksine, geçmişte takılı kalmasına neden olur. Geçmişle ilgili düşünmek öğretici olabilir, fakat overthinking öğretmez; sadece yorar.Geleceğe dönük overthinking ise çoğu zaman kaygı üretir. Henüz olmamış şeyler, sanki olmuş gibi hissedilmeye başlanır. Bir konuşma yapılmadan önce defalarca prova edilir. Bir adım atılmadan önce onlarca senaryo düşünülür. Zihin “hazırlanıyorum” zanneder ama aslında korkuyu besler. Çünkü ne kadar çok ihtimal düşünülürse, o kadar çok risk görünür hale gelir. Bu da insanı hareketsiz bırakır. Yanlış yapma korkusu, hiçbir şey yapmamaya dönüşür.Overthinking’in sinsi taraflarından biri, zamanla kimliğin bir parçasıymış gibi algılanmasıdır. İnsan kendini “fazla düşünen biri” olarak tanımlar. Sanki bu değişmez bir özellikmiş gibi. Oysa overthinking bir karakter özelliği değil, öğrenilmiş bir zihinsel alışkanlıktır. Çoğu insan, hayatın erken dönemlerinde düşünerek ayakta kalmayı öğrenir. Duygularını ifade edemediği, ihtiyaçlarının görülmediği ya da hata yapmanın ağır sonuçlar doğurduğu ortamlarda zihin güvenli bir alan haline gelir. Hissetmek karmaşıktır, düşünmek ise daha kontrol edilebilir görünür. Zihin bu yüzden zamanla direksiyona geçer.Bu noktada overthinking’in çoğu zaman duygulardan kaçış olduğunu görmek önemlidir. Kaygı, korku, değersizlik, yalnızlık gibi duygular doğrudan temas edilmesi zor alanlardır. Zihin bu duygularla yüzleşmek yerine, onların etrafında düşünceler üretir. Böylece insan hissetmek yerine düşünür. Ama duygular düşünülerek çözülmez. Bastırıldıkça başka şekillerde kendini gösterir. Bedende bir gerginlik, içte tarif edilemeyen bir huzursuzluk, sürekli bir tetikte olma hali… Overthinking bu belirtilerle birlikte yürür.Düşünmekle düşünceye tutunmak arasındaki fark burada belirginleşir. Sağlıklı düşünme, bir noktada tamamlanır. Bir karar verilir, bir adım atılır ya da bir konu rafa kaldırılır. Overthinking ise açık uçludur. Zihin hep biraz daha ister. Bir ihtimal daha, bir analiz daha, bir senaryo daha. Ama bu “biraz daha” hali hiçbir zaman tatmin olmaz. Hayat ise beklemez. Hayat, kesinlik olmadan da akmaya devam eder.Overthinking’le baş etmeye çalışırken yapılan en yaygın hata, onu tamamen yok etmeye çalışmaktır. “Artık düşünmeyeceğim” demek, çoğu zaman zihni daha da gürültülü hale getirir. Çünkü zihin susturulmak istemez. Anlaşılmak ister. Overthinking’i dönüştürmenin yolu, onunla savaşmak değil, onun ne anlatmaya çalıştığını fark etmektir. Zihin neden bu kadar meşgul? Hangi belirsizlik tahammül edilmez hale gelmiş? Hangi duygu görülmek istiyor?Zihnin yavaşladığı anlar genellikle çok basit anlardır. Büyük farkındalıklar ya da derin çözümler gerekmez. Bazen sadece bedene dönmek yeterlidir. Yürürken adımların yere temasını hissetmek, nefesin ritmini fark etmek, bir nesneye gerçekten bakmak… Bu anlar zihni tamamen susturmaz ama onun merkezdeki yerini alır. Overthinking, hayatla temas koptuğunda güçlenir. Temas geri geldiğinde zayıflar.Overthinking’den çıkmak, daha az düşünmek anlamına gelmez. Zihin her zaman düşünecek. Bu onun doğası. Asıl mesele, zihnin hayatın direksiyonunda olup olmamasıdır. Düşünceler gelir ve gider. Ama insan onlarla özdeşleşmediğinde, arada bir boşluk oluşur. O boşlukta seçim vardır. O boşlukta hareket vardır. O boşlukta nefes vardır.Belki de en rahatlatıcı farkındalık şu olabilir: Her şeyi çözmek zorunda değilsin. Hayatın tüm soruları net cevaplar içermez. Bazı belirsizlikler çözülmek için değil, taşınmak içindir. Overthinking belirsizliği ortadan kaldırmaya çalışır. Hayat ise belirsizlikle birlikte akmayı öğretir. Bu fark kabul edildiğinde, zihin biraz olsun gevşer.Zihin sustuğunda değil, dinlendiğinde iyileşir. Overthinking de ancak böyle dönüşür. Bastırarak değil, anlayarak. Zorlayarak değil, temas ederek. İnsan bir noktada fark eder ki düşünceler hâlâ geliyor ama artık hayatın önüne geçmiyor. Zihin arka planda çalışıyor, hayat ise nihayet öne çıkıyor. Ve belki de en önemli şey, insanın tekrar kendi yaşamıyla temas kurabilmesi oluyor.
Yarkın EREN 03.01.2026