İçeriğe geç
  1. Uzmanlar
  2. Hidayet ÇALIŞKAN
  3. Blog Yazıları
  4. Eşimle cinsellik yaşayamıyoruz. Boşanmalı mıyım?

Eşimle cinsellik yaşayamıyoruz. Boşanmalı mıyım?

Eşimle cinsellik yaşayamıyoruz. Boşanmalı mıyım?


Bütün canlıların biyolojik olarak ortak amacı hayatta kalmak ve üremektir. İnsanlar, hayatta kalmak için beslenme ve güvenlik ihtiyaçlarını karşılayıp, sosyal ilişkiler kurarak da fiziki ve ruhsal yaşamını devam ettirmeye çalışır. Cinsellik ile de biyolojik olarak üreme amaçlı genlerini geleceğe aktararak neslini devam ettirme içgüdüsündedir.

İnsanın evrimsel gelişiminde cinselliğin, kadın ve erkek ilişkisinin ayrılmaz doğası olduğu bilinmektedir. Cinsellik; hem üremek amaçlı hem de bireyleri birbirine yakınlaştırması, sosyalleşitirmesi ve ilişki esnasında alınan hazlar sebebiyle fiziksel, zihinsel, duygusal ve hatta sosyal anlamlar taşımaktadır.

Bu anlamda bireylerin sağlıklı ve mutlu bir ilişki yaşayabilmesininin temel taşlarından birinin cinsellik olduğu açıktır. Uyumlu bir beraberlik için cinsellik, çiftler için olmazsa olmazlardandır. Sosyal ve kültürel olarak cinsellik; yaşanması ve hatta konuşulması dahi ayıp, günah, yasak, gizli tutulması gereken bir şeymiş gibi algılansa da aksine aslında temel bir içgüdüdür ve insan hayatının ayrılmaz bir parçasıdır. Cinsellik ile ilgili içgüdüsel olarak bazı bilgilere ya da hislere sahip olsak bile üzerine bilgi edinmemiz ve bilgileri paylaşarak geliştirmemiz gerekmektedir. Özellikle çiftlerin birbiriyle cinsel yaşamları hakkında dürüstçe, açık bir dille konuşabilmesi çok önemlidir.

Mutlu bir cinsel yaşam için öncelikle bireylerin kendi ihtiyaç ve isteklerini bilmesi, cinsel haz noktalarını fark etmesi ve kendilerini iyi tanıyor olması gerekir. Eşlerine kendisi ile ilgili beklentilerini doğru bir iletişimle ifade edebilmeleri, neyi isteyip neyi istemediklerini, nelerden hoşlandıklarını ya da hoşlanmadıklarını açıkça ifade edebilmeleri gerekmektedir. Karşılıklı olarak isteklerin paylaşıldığı, sevgi, saygı ve anlayışla dinlenerek ortak bir pencereden ele alınan düzenli bir cinsel yaşam, çiftlerin iletişimini arttıracak, ilişkileri çok daha doyurucu ve sağlam olacaktır. Mutlu bir cinsel yaşam ilişkide de mutluluk getirecektir.

Cinsel İlişkinin Amacı Nedir? 

Cinsel ilişki, nesillerin devamı için gerekli olan üremeyi sağlamaktadır. Zaten evrimsel amacı da budur. İnsanlar da dahil tüm canlılar üreme eylemine doğuştan yatkındırlar. Cinsel ilişkinin insanlardaki farkı ise nesillerin devamını sağlamakla birlikte birçok duygu ve hazzı da içermesidir. Örnek vermek gerekirse, kendisi sayesinde devam eden bir neslin olması insan için bir hazdır. İnsanlar kendi çocuk ve torunlarıyla olan ilişkilerinde sevginin yanında gurur hissine de sahip olurlar çünkü bu durumu kendi başarıları olarak görürler. Bunun yanında, içgüdüsel tatminin sağlanması ve haz almak gibi amaçlar da vardır.


Neden Cinsel İlişkiye İhtiyaç Duyuyoruz ?

Cinsellik ve cinsel ilişki, ilişkilerin vazgeçilmez bir parçasıdır. Öncelikle, her türlü duygu içeren davranışın partnerler arasında sevgi ifadesi gibi görülmesi cinselliği çoğu ilişkide temele yerleştirmektedir. Cinsellik, partnerleri daha değerli ve seviliyor hissine ulaştırmaktadır ve bu nedenle de, mutlu bir ilişki için de önemli bir etken olarak karşımıza çıkmaktadır. Bireysel anlamda düşünüldüğünde ise karşımıza içgüdüsel bir tatmin duygusu, hormonal sistem ve cinsellikte yaşanan haz çıkmaktadır. Şimdi bunları biraz detaylandıralım.

Cinselliğin evrimsel bir öğe olduğundan ve tüm canlıların üremeye yatkınlıklarından bahsetmiştik. Bu yatkınlığın bir sonucu da cinsel ilişkiye olan ihtiyacı doğurmaktadır. İçgüdüsel bir tatminin ve fark etmeden yapılan içgüdülere bağlı eylemlerin verdiği doyum duygusu cinsellikte hissedilmektedir.

Hormonal sistem, kadın ve erkeklerde farklıdır. Cinselliğe yatkınlık da bu hormonların neredeyse tam kontrolü altındadır. Kişiyi cinselliğe yönelten ana etkenin de bu hormonlar olduğu düşünülmektedir. Benzer şekilde, hem kadın hem de erkeklerdeki cinsel hormonların oranları ve miktarları cinselliğe meyili belirler. Özetlemek gerekirse, cinselliğe meyil için önemli etkileri olan hormonların partnerlerin vücudundaki oranları; partnerlerin ilişkiye girme isteklerinin en önemli belirleyicisi olmaktadır.

Cinsellik, yine evrimsel sürecin bir getirisi olarak haz duygusunu da içerisinde barındırmaktadır. Vücutta bulunan sempatik ve parasempatik isimli iki sinir ağı vardır. Bu ağların bizdeki etkileri farklı farklıdır. Cinsellik sonucunda elde edilen hazların da bu sinir ağlarının arasındaki geçişe bağlı olduğu düşünülmektedir. Cinsellikte elde edilen yoğun duygular ve haz da çiftlerin buna ihtiyaç duymalarına sebep olur. Stresli zamanlarda ve çiftin arasının çok da iyi olmadığı dönemlerde cinsellik bir onarıcı olarak görev alabilse de esasında ana problemin çözümünden bir kaçış olarak kullanıldığında çözüm süreçlerinin normalden uzun sürebilmesine de neden olabilmektedir.


Kaliteli Bir Cinsel İlişki Nasıl Olmalıdır?

İlişkiler, uyum ve karşılıklı mutluluk üzerine kurulursa daha sağlam olmaktadır ve bu durum, yalnızca davranışlar ve kişilikle ilgili değil, aynı zamanda, cinsellikteki uyum ve partnerine değer vermekle de alakalıdır. 

Kaliteli bir cinsel ilişki için öncelikle partnerlerin beklentileri biliyor olması ve buna uygun şekilde hareket etmesi gerekir. Bunun yanında, partnerlerin bencillikten mutlaka uzak durması gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki, cinsellik karşılıklı bir ilişki şeklidir yani bireysellikten kaçınılmalıdır ve bu da ancak karşı tarafın hislerine saygı duyulması halinde sağlanabilir.

Bir diğer önemli konu ise cinsel arzudur. Az önce de bahsettiğimiz üzere insanlar hormonların kontrolü altındaki canlılardır. Bazı hormonlar cinsel isteği arttırır ve bazen bu hormonlar yeterince bulunmayabileceğinde bu dönemlerde partnerlerin birbirine saygı göstermesi gerekmektedir. Buna sebebiyet veren konuların doğru bir iletişim ile konuşulması ile birlikte her iki tarafın da istekli olduğu bir cinsel ilişkinin, çiftler arasındaki bağı kuvvetlendirmesi de kaçınılmaz olacaktır.


Kaliteli Cinselliğin İlişkiye Olan Katkıları Nelerdir?

Doğru ve kaliteli cinselliğin ilişkiye birçok faydası olabilmektedir. Her ilişkide ilk zamanlar her geçen gün yeni bir heyecanla karşılaşılsa da ilerleyen dönemde durağanlık ve sıradanlık oluşabilmektedir. Buna karşı çiftlerin ekstra çaba göstermesi ve partnerine yenilikler sunması iyi etkiler oluşturabilmektedir. Her cinsel ilişki de yeni bir haz oluşturmaktadır ve ilişkinin bu durağanlıktan kurtulmasında etken olmaktadır. Yine benzer şekilde, uzun süreli ilişkilerde kaybolmaya başlayan tutku ve hazzın da devam etmesinde etkilidir. Ancak elbette tüm bu sürecin yönetimi çiftler arasında her konuda doğru bir iletişim kurmak ve şeffaf olmakla ideal hale gelebilir.

Mutlu Bir İlişki için Cinsellik Sıklığı Nasıl Olmalıdır?

Bu sorunun tek bir cevabı yoktur elbette. Daha doğrusu bu bir zorunluluk ve sayı limiti olmaktan ziyade, çiftlerin hayat tarzı, birbirleriyle olan uyumları ve beklentilerine göre büyük değişiklik göstermektedir. İlişkinin ilk dönemlerinde cinsellik çok daha sık yaşanabilmektedir elbette. Çiftler arasındaki heyecan, tutku ve birbirlerini henüz tam anlamıyla tanımadıklarından keşfetme arzusu öne çıkmaktadır. Ancak zaman içerisinde ve uzun süreli ilişkilerde ve evliliklerde cinsel ilişki sıklığı azalabilmektedir. Bu durum her zaman çiftler arasında bir sorun olduğunu göstermez. Kimi zaman kişisel öncelikler değişkenlik gösterebilir ve çiftlerin ilişkisine de yansıyabilir. Ancak bu uzun süreçli bir rutin haline geliyorsa çiftlerin arasındaki bağa da zarar vereceğinden, böyle bir uzaklaşma farkedildiğinde kadın ya da erkek partneriyle doğru bir iletişim kurarak bu durumu çözüme ulaştırmak için adım atmalıdır.

Evlilikte Cinsellik Neden Önemlidir?

Evlilikte de her ilişkide olduğu gibi cinsellik önemlidir. Evlilikten sonra zaman içinde cinselliğin yok sayılması doğru olmadığı gibi, özellikle bazı çiftlerin kafasındaki çocuk olduktan sonra cinselliği yok saymak gibi düşünceler ilişkiye zarar vermektedir. Az önce de bahsettiğimiz üzere, cinselliğin tutku ve hazzın devamlılığını sağlamak veya durağanlığı engellemek, ilişkideki bağı kuvvetlendirmek gibi birçok faydasının olduğu unutulmamalıdır.

Evlilikte cinsel yaşam hep aynı düzeyde sürmeyebilir, bu normaldir. Ev işleri, çocuklar, mesleki zorluklar, geçim sıkıntıları gibi etkiler, günlük yaşam sorunları hem cinsel isteği hem de birbirine ayrılan zamanı azaltarak eşler arasındaki romantizmi ve cinsel yaşamı engelleyebilir. Ancak tüm enerji ve zamanı bunlara ayrılıp cinsel yaşam tümüyle ihmal edilmemelidir. Günlük işlerden yorulduğu için ya da televizyon seyretmeyi tercih ettiği için cinselliği ihmal etmek doğru değildir. Aksi takdirde evlilik cansız bir hal alır ve eşler arasındaki bağ zayıflar, giderek uzaklaşma ve kopukluk yaşanması kaçınılmaz olur. Cinsellik eşler arasındaki samimiyeti besler. Bu sadece iki insan arasındaki ilişkinin sosyal boyutu ile ilgili de değildir, fizyolojik temelde de etkisi olan bir yaşantıdır, çünkü uyumlu ve doyurucu bir cinsel birliktelik sırasında vücutta kendini iyi hissettiren, bağlanma hormonu olan oksitosin salgılanır, bu da eşine yakın hissetmeyi sağlar.

Cinsellik ve evliliğin diğer bölümleri birbirini etkiler. Uyumlu ve doyum verici bir cinsellik evlilik yaşamında her iki tarafın da olaylara bakış açısını yumuşatır, gündelik yaşamda karşılaşılan güçlüklere toleransın artmasını sağlar. Evlilik hayatında çatışmalar da yaşanır, zaman ilerledikçe çocuklar vb fikir ayrılığına düşülüp çatışma yaşanabilecek yaşam olayları artar. Cinsel yaşam canlı ise fikir ayrılıklarından kaynaklı çatışmalarda eşlere ateşkes alanı sağlar, birbiri ile güç mücadelesine girmek gerine anlaşmazlıkları sevgi ile aşmalarına yardımcı olur. Dolayısıyla düzenli ve sağlıklı bir cinsel yaşamın duygusal bağı ve yakınlığı güçlendirmenin yanı sıra evlilikteki stresin azalmasını sağlayarak evliliğin devamına olumlu katkısı olduğu ve boşanma oranlarına etki ettiği söylenebilir.


Cinsellikle İlgili Sorunlarda Psikolojik Destek Almak Neden Önemlidir?

Bazı durumlarda cinsellik, partnerlerin karşılıklı gösterdikleri özen ve çabalara rağmen kaliteli hale getirilemeyebilir. Bu durumda sorunun çözümü için bu duruma sebebiyet veren etkenler de gözetilerek psikologdan destek alınması son derece doğal bir durumdur. Yazının genelinde de bahsettiğimiz, cinselliğin olmaması durumunda oluşabilecek olumsuz durumlardan kurtulmak için partnerler ve evli çiftlerin çift terapisi için uzman bir psikologdan destek alınması önemlidir ve bu konuda çekinilmemelidir.

KAYNAK : https://www.ozkanyigit.com/iliskilerde-cinselligin-onemi/

Yayınlanma: 14.01.2024 09:38

Son Güncelleme: 16.08.2024 17:39

Psikolog

Hidayet

ÇALIŞKAN

Psikolog

(*)(*)(*)(*)(*)3 Yorum
Depresif Bozukluklar
İlişki / Evlilik Problemleri
Sosyal Fobi
Stres / Kriz Yönetimi
+7
Uzmanınla dilediğin yerden görüş:
Psikolog Merkezi: Online Seans

Şimdi indir, konuşmaya başla

App Store'dan İndirGoogle Play'den İndir
Bunları da sevebilirsiniz...

Kalp Kırmadan 'Hayır' Demek: Kendi Sınırlarınızı Çizme Rehberi

Kalp Kırmadan 'Hayır' Demek: Sınırlarımızı Çizme ve Kendimizi Yeniden Bulma RehberiGünlük hayatın koşuşturmacası ve sosyal ilişkilerin karmaşası içinde birçoğumuz kendimizi hiç fark etmeden tek bir rolün içinde hapsolmuş buluruz: "Herkesi memnun etmeye çalışan kişi." Etrafımızdaki insanları mutlu etmek, çatışmadan kaçınmak, sevilmek ve onaylanmak arzusu son derece insani bir ihtiyaçtır. Ancak bu istek kendi ihtiyaçlarımızın, önceliklerimizin ve ruhsal dengemizin önüne geçtiğinde, için için işleyen sessiz bir tükenmişlik başlar. Günün sonunda yalnız kaldığımızda içimizde yankılanan o derin sorudan kaçamayız: "Herkesi memnun etmeye çalışırken kendimi nerede kaybettim?"Sınır koymak, dışarıdan bakıldığında başkalarına "dur" demek gibi görünse de aslında özünde kendimize verdiğimiz bir "evet" sözüdür. Ne var ki toplumsal öğretiler, yetiştirilme tarzımız ve içselleştirdiğimiz inançlar; sınır çizmeyi çoğu zaman bir bencil davranış, kaba bir tutum ya da ilişkiyi sonlandıran bir tehdit gibi görmemize neden olur. Sevdiklerimizi kırma veya "uyumsuz, zor biri" olarak etiketlenme korkusuyla sınırlarımızı görünmez kılarız. Ancak görünmez kılınan her sınır, benliğimizden verilen bir tavize dönüşür.Uyumlu Olma Çabası ve Sessiz KırgınlıklarGün içinde sıradan gibi görünen pek çok an yaşarız. Biri sınırımızı aşan bir şaka yapar, hayatımıza dair yersiz bir tavsiyede bulunur ya da bize hiç uymayan bir taleple gelir. O an içimizde aniden bir huzursuzluk, bir göğüs sıkışması ya da küçük bir öfke dalgası uyanır. Zihnimiz tam da o anda tehlike çanlarını çalmaya başlamıştır.Fakat tam kendimizi ifade edecekken o tanıdık, felç edici korku araya girer: "Eğer şimdi tepki gösterirsem kırıcı, kaba ya da uyumsuz görünür müyüm?"Bu korku bizi kendi gerçekliğimizden hileli bir şekilde uzaklaştırır. Anı sessizce geçiştirir, tebessüm ederek kafa sallar ya da içimiz kan ağlarken "Olur, hallederim" deriz. Sırf ilişkideki o anlık sahte uyumu korumak adına kendi iç huzurumuzdan vazgeçeriz. Ancak ifade edilmeyen, bastırılan her rahatsızlık yok olmaz; aksine içimizde birikerek zamanla karşı tarafa yönelik gizli bir kırgınlığa ve öfkeye dönüşür. Uzaklaşmaktan korktuğumuz için verdiğimiz tepkiler, ilişkimizi gerçekte istemediğimiz bir hale getirebilir. Sonuçta, sırf korumak için susmayı seçtiğimiz o ilişki, bastırılan duygular yüzünden günden güne samimiyetini kaybeder.Duygularınız: Sınır Kapınızdaki Alarm SistemiPeki, sınır koymaya nereden başlayacağız? Sınırı nerede koyacağımızı bilmek için önce sınırın nerede ihlal edildiğini hissetmemiz gerekir. Sınır ihlalinin ilk işareti zihinsel tahlillerden önce bedenimizde ve duygularımızda belirir.Psikolojik açıdan bakıldığında öfke, huzursuzluk ya da bıkkınlık gibi duygular sanıldığı gibi "kaçınılması gereken olumsuz duygular" değildir. Aksine bu duygular, kişisel alanımızın ve değerlerimizin ihlal edildiğini bize bildiren en sadık rehberlerimizdir. İçinizde aniden yükselen o rahatsızlık hissi, aslında sınır kapınızın izinsiz çalındığını söyleyen bir alarm sistemidir. Bu alarm çaldığında onu hemen "kötü bir duygu" diyerek bastırmak yerine, onun ne söylediğini dinlemeyi öğrenmek gerekir.Alarm Çaldığında: İçsel Bir Süzgeçten GeçmekAlarm çaldığında refleks olarak hemen karşı tarafı suçlamak ya da tam tersine kendimizi suçlayıp duygumuzu bastırmak zorunda değiliz. Yapmamız gereken şey, anlık tepkiler vermeden önce durmak ve dürüst bir içsel sorgulama yapmaktır. Bu noktada zihnimize şu iki kritik soruyu sormalıyız: * "Bu tavsiye, yorum ya da talep gerçekten dikte edici, kaba veya haddi aşan bir yerde miydi?" Yani karşı taraf sınırımı objektif olarak ihlal etti mi? * "Yoksa karşı taraf aslında oldukça normal bir şey söyledi de ben kendi yetersizlik hissiyatım, onaylanma ihtiyacım veya geçmiş deneyimlerim yüzünden mi bu kadar öfkelendim?"Bu ayrımı yapmak hayati bir önem taşır. Eğer yanıtınız ikinci soruya yakınsa, orada çalışılması gereken şey karşı tarafla gireceğiniz bir çatışma değil; kendi içsel tetikleyicileriniz ve özdeğerinizdir. Ancak yanıtınız birinci soruya işaret ediyorsa, ortada net bir sınır ihlali vardır ve kendinizi korumak en doğal hakkınızdır.Kalp Kırmadan Sınır Çizmenin Pratik YollarıSınır çizmek, araya yüksek duvarlar örmek ya da insanlarla kavgaya tutuşmak anlamına gelmez. Sağlıklı sınırlar; ne içeriye zarar veren ne de dışarıyı tamamen kapatan, kapısı ve penceresi olan esnek alanlardır. İlişkilerinizde bunu hayata geçirmek için şu ilkelere tutunabilirsiniz: * Zaman Kazanın: Sizi zorlayacak bir taleple karşılaştığınızda anında "evet" demek yerine kendinize düşünme payı bırakın. "Bu teklifini değerlendirmek için biraz zamana ihtiyacım var, sana gün içinde döneceğim" demek, otomatik onay verme alışkanlığınızı kırar. * İlişkiyi Talepten Ayırın: Sevginizi veya saygınızı, istenen şeyle karıştırmayın. "Seni çok seviyorum ve yanında olmayı önemsiyorum; ancak bu hafta sonu bu programa katılamayacağım" diyerek, hem ilişkiye verdiğiniz değeri hissettirebilir hem de sınırınızı koruyabilirsiniz. * Açıklama Tuzağına Düşmeyin: Sınır çizerken dakikalarca mazeret üretmek zorunda değilsiniz. Şeffaf ve net bir "Hayır, bu durum şu an benim için uygun değil" ifadesi son derece yeterlidir. Gereğinden fazla açıklama yapmak, karşı tarafa sınırınızı müzakere etme hakkı verir. Benzer bir durum yinelendiğinde kararlarınızda esneme payınızın olduğu varsayılabilir.Kendinize Doğru Bir AdımKendi sınırlarınızı tanımak, "kaba görünür müyüm" korkusunu esnetmek ve duygularınızın size ilettiği mesajları doğru okumak zaman, sabır ve pratik gerektiren bir içsel yolculuktur. Bu, bir gecede çözülüp bitecek bir bulmaca olmadığı gibi, bu yolda yalnız başınıza çabalamak zorunda da değilsiniz.İlişkilerinizde başkalarını kaybetmeme uğruna kendi benliğinizi feda etmediğiniz, kendi özgün varlığınızı koruyabildiğiniz sağlıklı bağlar inşa etmek mümkündür. Bu içsel süreci güvenli ve anlayışlı bir ortamda birlikte keşfetmek, sınır kaslarınızı güçlendirmek isterseniz dilediğiniz zaman bana profilimden ve soru sor kısmından ulaşabilirsiniz.

Gürültülü Bir Dünyada Görünmez Olmak: Duyulmamanın Sessiz Sancısı ve Kendi Sesini Bulmak

Kalabalık bir masada oturduğunuz bir anı düşünün. Sevdikleriniz yanınızdadır, kahkahalar yükselmektedir, çaylar tazelenmektedir. Tam o sırada kalbinizden kopup gelen, sizin için gerçekten anlamlı bir cümleyi dile getirirsiniz. Ancak kelimeleriniz karşınızdakinin kulağına ulaşamadan havada süzülür ve yok olur. Karşınızdaki başını hafifçe sallar, belki gülüser ya da hemen lafı kendi anlatacağı konuya getirir. O an içinizde belli belirsiz bir soğukluk hissedersiniz. Etrafınız insanlarla doludur ama siz kendinizi yapayalnız ve adeta "görünmez" hissedersiniz.Ya da en yakınınızla bir aradasınızdır. İçinizdeki sıkıntıyı, yorgunluğu ya da kafa karışıklığını paylaşmak istersiniz. Tam kendinizi açacakken karşınızdakinin gözlerinde yükselen o sabırsız, yargılayıcı veya uzaktaki duvarı görürsünüz. "Aman canım, buna mı takıldın?", "Sen de her şeyi çok büyütüyorsun" ya da "Bak ben ne yapıyorum biliyor musun?" cümleleri dökülür dudaklarından. Söyledikleriniz duyulmamış, hissettikleriniz tartılmamış ve varlığınız hakiki bir alan bulamamıştır. Yavaşça geriye çekilir, kendi içinize kapanır ve susarsınız.Duyulmamak, içtenlikle dinlenmemek ve anlaşılmamak; insan ruhunda en sessiz ama en derin izleri bırakan yaşantılardan biridir. Bu durum sadece anlık bir hayal kırıklığı veya geçici bir yalnızlık hissettirmez. Zamanla bir insanın kendisiyle, bedeniyle, duygularıyla ve dış dünyayla kurduğu bağı kökünden değiştirebilir.Duyulmanın İlk Adımları: Çocukluktan Bugüne Taşınan İhtiyaçİnsanın bu dünyadaki en temel, en hayati ihtiyaçlarından biri görünmektir. Bir başkasının gözlerinin içine baktığında; "Sen varsın, buradasın, seni duyuyorum, hissettiklerin benim için anlamlı ve varlığın değerli" mesajını almaktır.Bu ihtiyaç ilk olarak çocukluğumuzun erken dönemlerinde şekillenir. Küçük bir çocuğu gözünüzün önüne getirin. Yerden bulduğu tuhaf bir taşı, yaptığı basit bir resmi ya da birdenbire içini kaplayan koca bir korkuyu ebeveynine göstermek ister. Çocuğun o andaki tek arzusu, elindeki taş değil; o taşı tutarken hissettiği heyecanın bir başkası tarafından görülmesi ve aynalanmasıdır. Ebeveyn göz teması kurup, "Gerçekten ne kadar ilginç bir taş, heyecanını anlıyorum" dediğinde, çocuğun zihninde ve kalbinde güvenli bir zemin inşa edilir. Çocuk der ki: "Benim hissettiklerim gerçek, duygularım önemli ve ben bu dünyada bir yere sahibim."Ancak ne neşemiz, ne üzüntümüz ne de korkularımız içtenlikle dinlenmediğinde; anlatmak istediklerimiz geçiştirildiğinde veya küçümsendiğinde ruhumuzda ilk çatlaklar oluşmaya başlar. Sürekli duyulmayan bir çocuk, zamanla çok ağır bir içsel sonuca varır: "Demek ki benim hissettiklerimin bir önemi yok. Demek ki ben olduğum gibi kabul görmüyorum."Bu sessiz mesaj, büyüyüp yetişkin bir birey olduğumuzda da peşimizi bırakmaz. İlişkilerimizde, iş yerimizde, dostluklarımızda ve hatta kendi iç konuşmalarımızda yankılanmaya devam eder.Duyulmamak Bir İnsanı Neye Dönüştürür?İçtenlikle dinlenmemek ve anlaşılmamak, sürekli olarak duvara çarpmak gibidir. İnsan ruhu bu acıyı sonsuza kadar çıplak bir şekilde taşıyamaz. Kendimizi, kalbimizi ve kırılganlığımızı korumak adına farkında olmadan bazı koruyucu kalkanlar geliştiririz. Duyulmayan bir insan, zamanla şu üç belirgin halden birine veya birkaçına dönüşebilir:A. Kendi Sesini Susturan ve "Aşırı Uyumlu" Hale Gelen İnsanDinlenmediğimizi ve iç dünyamızın önemsenmediğini hissettikçe, kendi özgün ihtiyaçlarımızı derine, çok daha derine gömeriz. Sevilmek, kabul görmek, çatışmadan kaçınmak ve terk edilmemek için başkalarının beklentilerine uygun davranmayı bir hayatta kalma stratejisi olarak benimseriz.Bu insan, etrafındaki herkesin ihtiyacını sezen, herkese "evet" diyen, kendi kırgınlığını gizleyip başkalarının neşesini besleyen birine dönüşür. Dışarıdan bakıldığında inanılmaz derecede "uyumlu", "düşünceli" ve "kusursuz" görünür. Oysa bu uyumun arkasında, kendi sesini tamamen kaybetmiş, ne istediğini, neye öfkelendiğini ve kim olduğunu unutmuş yaralı bir ruh yatar. Başkalarını memnun etmek adına her gün kendine "hayır" diyen bu insan, kendi hayatının öznesi olmaktan çıkıp başkalarının hikayesinde figürana dönüşür.B. Kabuğuna Çekilen ve Buz Kesen İnsan"Nasıl olsa beni kimse duymuyor, nasıl olsa kimse anlamayacak" düşüncesi bir kez zihne yerleştiğinde, kişi kalbinin etrafına yüksek ve kalın duvarlar örmeye başlar. Bir daha hayal kırıklığı yaşamamak, yeniden incinmemek ve o görünmezlik hissiyle yüzleşmemek için çözümü insanlardan uzaklaşmakta bulur.Bu dönüşümde insan, fiziksel olarak kalabalıklar içinde bulunsa bile duygusal olarak buz keser. İlişkilerini yüzeysel bir seviyede tutar, kimsenin o gizli çemberin içine girmesine izin vermez. İçindeki fırtınaları, yalnızlığı ve incinmişliği dışarıya asla yansıtmaz. Dışarıdan "güçlü", "kendi kendine yeten" ya da "mesafeli" görünen bu kalkan, aslında derin bir yalnızlığın ve çaresizliğin üzerini örten duygusal bir yalıtımdır.C. Fısıltısı Çığlığa Dönüşen ve Öfkelenen İnsanİnsanın içindeki ihtiyaçlar, duygular ve sınır ihlalleri nazik yollarla ifade edildiğinde duyulmuyorsa, beden ve ruh bu durumu sonsuza kadar sessizce izlemez. Bir zamanlar fısıltı olan o kırgınlıklar, zamanla birikir ve en sonunda kontrol edilemez öfke patlamalarına dönüşür.Sürekli anlaşılmayan bir insanın aniden gösterdiği sert tepkiler, hırçınlıkları ya da sabırsızlıkları dışarıdan bakıldığında "aşırı" veya "nedensiz" bulunabilir. Oysa o öfkenin hemen arkasında duran şey, geçmişte defalarca duyulmamış, yok sayılmış ve çaresiz kalmış çocuksu parçamızın "Lütfen artık beni görün, lütfen sesimi duyun!" diye atan kalbidir. Öfke, duyulmamanın yarattığı çaresizliğin en son ve en gürültülü çığlığıdır.En Büyük İhmal: Kendi Sesimize Kulak TıkamakGörünmezliğin ve anlaşılmamanın yarattığı acıyla yaşarken, sıklıkla gözden kaçırdığımız çok derin bir gerçek vardır: Biz ne zaman kendi içsel sesimizi duymayı bıraktık?Başkalarının bizi dinlemesini, anlamasını ve onaylamasını beklerken; farkında olmadan kendi kendimize en büyük sağır dönüşebiliriz. Bedenimiz bize her gün fısıldar:Omuzlarımızdaki yük ağır geldiğinde kaslarımız sertleşir.Bir ilişki ya da ortam bize iyi gelmediğinde midemize bir düğüm oturur.Sürekli koşturmaktan ve kendimizden vermek yorulduğumuzda derin bir tükenmişlik hissederiz.Tüm bu fısıltılara rağmen, günlük hayatın hızı, başkalarını memnun etme telaşı ve zihnimizdeki "şöyle olmalısın" diyen acımasız sesler yüzünden kendi içimize kulak tıkamaya devam ederiz. Kendi duygusuna alan açmayan, kendi kırgınlığına şefkat göstermeyen ve kendi bedeninin sinyallerini görmezden gelen bir insan; başkalarının kendisini tam olarak anlamasını sağlasa bile içindeki o derin boşluk kapanmaz.İyileşme, başkalarının kulağını kendimize çevirmekle değil; kendi içimize dönüp kendi özümüzü dinleyecek cesareti göstermekle başlar.Kendi Sesini Bulmak ve Hakiki Bağlar Kurmak: Dönüşüm YoluEğer siz de hayatınızın bir döneminde veya tam da şu an duyulmadığınızı, anlaşılmadığınızı ve yalnız kaldığınızı hissediyorsanız; bu durumu değiştirmek için atabileceğiniz şefkatli ve dönüştürücü adımlar var. Bu adımlar, dışarıdaki gürültüyü bir anlığına durdurup kendi varlığınıza kucak açmanızla ilgilidir.1. Nazikçe Yavaşlayın ve DurunGünlük hayatın koşuşturmacası içinde sürekli bir şeylere yetişmeye, her beklentiyi karşılamaya çalışırken kendi sesimizi duymamız imkansızdır. Gün içinde sadece birkaç dakikalığına durun. Derin bir nefes alın. Bedeninizin oturduğu sandalyeyle, bastığı yerle temasını hissedin. Zihninizdeki zorunluluk listelerini bir kenara bırakıp sadece "şu an"da var olmayı deneyimleyin.2. Kendi Bedeninize ve Duygularınıza SorsunKendinize gün içinde sık sık şu soruyu sorun: "Şu an gerçekten ne hissediyorum ve neye ihtiyacım var?" Gelen cevabı yargılamadan, "böyle hissetmemeliyim" demeden kabul edin. Eğer üzgünseniz üzüntünüze, kırgınsanız kırgınlığınıza alan açın. Tıpkı ağlayan küçük bir çocuğun başını okşar gibi, kendi duygunuzun yanında durun.3. Kendinize Şefkatli Bir Dokunuş SununYalnız ve anlaşılmamış hissettiğiniz anlarda, fiziksel şefkatin gücünü hafife almayın. Bir elinizi göğsünüzün üzerine, kalbinizin tam ortasına koyun. O dokunuşun sıcaklığını, kalbinizin atışını hissedin. Kendinize içinizden sakin ve yumuşak bir tonla şunları söyleyin: "Seni duyuyorum. Şu an zorlandığını biliyorum ve ben senin yanındayım."4. Şefkatli Sınırlar Çizmeyi ÖğreninDuyulmamanın en büyük sebeplerinden biri, sınır çizememektir. Başkalarını hayal kırıklığına uğratma korkusuyla kendi ihtiyaçlarımızdan ödün verdiğimizde, zamanla resentment (hınç) biriktiririz. Sevgiyi kaybetme korkusuyla sürekli "evet" demek yerine; kendi ruh sağlığınızı korumak adına nazik ama net "hayır"lar demeyi deneyin. Unutmayın ki, kendinize verdiğiniz gerçek bir "evet", başkalarına diyeceğiniz şefkatli bir "hayır" ile başlar.5. Sizi İçtenlikle Dinleyen Güvenli Alanlar SeçinHerkes bizi anlamak zorunda değildir ve ne yazık ki her insan derin bir dinleme kapasitesine sahip değildir. Sizi sürekli küçümseyen, sözünüzü kesen ya da hissettiklerinizi yok sayan ilişkileri gözden geçirin. Sizi olduğunuz gibi kabul eden, yargılamadan dinleyen, alan açan insanlarla bağlarınızı güçlendirin. Eğer çevrenizde böyle bir alan yoksa, bir terapist ile kuracağınız o güvenli ve aynalayan ilişki, kendi sesinizi yeniden keşfetmeniz için harika bir başlangıç noktasıdır.Son Söz: Kendinize Verdiğiniz Şefkatli RandevuAnlaşılmadığınızı, sesinizin gürültüde kaybolduğunu hissettiğiniz anlarda hatırlayın: Siz başkalarının aynasında yansıyan siluetinizden çok daha fazlasınız. Değeriniz, bir başkasının sizi ne kadar anladığıyla veya onayladığıyla azalıp çoğalmaz.Bugün başkalarının sizi duyması için çabalamayı bir anlığına bırakın. İçinizdeki o yalnız, kırgın ama bir o kadar da özgün parçaya dönün ve ona şu sözü verin: "Artık seni duyuyorum. İçindeki fısıltıları, yorgunlukları ve arzuları dinlemeye hazırım."Kendi içsel sesinize vereceğiniz bu küçük ve şefkatli randevu; maskeleri bırakmanın, kendi hikayenizin başrolü olmanın ve bu gürültülü dünyada kendi benzersiz melodinizi özgürce söylemenin ilk adımıdır.Günün Sorusu: Bugün başkaları tarafından duyulmaktan vazgeçtiğiniz için susturduğunuz hangi parçanıza; dinleyen, anlayan ve kucaklayan bir şefkatle kulak vereceksiniz?

Sevme Sanatı ve İnanmanın Gücü: Tohumu Kendi Renginde Yeşertmek

Bir bahçedeki tohumu düşünün. Bir filizin ne zaman ve ne renkte çiçek açacağını önceden belirleyip onu dışarıdan zorla çekerek büyütemezsiniz. Yapabileceğiniz tek şey; toprağı havalandırmak, ona ihtiyacı olan suyu ve güneş ışığını vermek ve kendi doğasında serpilmesine sabırla tanıklık etmektir. İnsan ruhu da tıpkı o tohum gibidir. Erich Fromm, Sevme Sanatı adlı eserinde insana ve ilişkilere dair şu derin hakikatin altını çizer: "Eğitim, bir çocuğa özel yeteneklerinin farkına varması için yardım etmektir. Eğitimin zıddı ise yönlendirmedir."İlk bakışta sadece okul duvarlarını veya ders kitaplarını çağrıştıran bu cümle, aslında ebeveynlikten dostluğa, evlilikten kendimizle kurduğumuz bağa kadar tüm yaşamımızı kucaklayan büyüleyici bir ilkedir. Bir insanı kendi zihnimizdeki ideal kalıplara sığdırmaya çalışmak, onu kendi beklentilerimize göre biçimlendirmeye zorlamak bir "eğitim" değil, örtük bir yönlendirme ve müdahaledir. Oysa onun içinde zaten var olan potansiyeli görmek, korkularını yatıştırmak ve kendi renginde çiçek açmasına izin vermek gerçek sevgidir. Bu yaklaşım, hem bir çocuğa duyulan inancın hem de insanın kendi özüne gösterdiği güvenin hayatı nasıl bereketli, üretken ve anlamlı bir yolculuğa dönüştürdüğünü gözler önüne serer.1. Kendi Kalıbına Zorlamak mı, Özüne İnanmak mı?Bir çocuğun veya bir yetişkinin gözlerinin içine bakıp "Sana inanıyorum" demek, sadece kuru bir temenni ya da anlık bir övgü sözcüğü değildir. Gerçekten inanmak; karşıdakini değiştirmeye, yontmaya veya kendi zihnimizdeki "mükemmel" taslağa uydurmaya çalışmadan, onu olduğu gibi kabul ederek kendi yolunu çizmesine alan açmaktır. Ne yazık ki günlük hayatın koşturmacası içinde sevgimizi ve onayımızı çoğu zaman görünmez şartlara bağlarız. Çocuğumuzdan bizim hayal ettiğimiz mesleği seçmesini, partnerimizden bizim duygu dünyamıza uymasını, hatta kendimizden hiç hata yapmayan kusursuz bir robot olmamızı bekleriz. Ancak yönlendirmenin ve kalıplara zorlamanın başladığı yerde, insanın özgün yaşam enerjisi çekilmeye ve içindeki o doğal coşku donmaya başlar.Oysa bir insana ve onun içsel gücüne gerçekten inanıldığında, ortaya tarif edilmez bir üretkenlik çıkar. Burada bahsettiğimiz üretkenlik; sadece saat gibi çalışan soğuk bir performans ya da sürekli bir şeyler başarma hırsı değildir. Üretkenlik, insanın kendi potansiyelini korkusuzca dışarı vurması, neşeyle, hevesle hayat katarak yeni bir şeyler ortaya koyabilmesidir. Başarısızlık korkusu ve "beğenilmeme" kaygısı üzerimizden kalktığında, zihnimiz ve kalbimiz özgürleşir. Kendisine samimiyetle inanıldığını hisseden bir çocuk da, kendi yeteneklerine güven duyan bir yetişkin de hata yapmaktan korkmaz; denemekten, üretmekten ve hayatın içinde kendi kimliğiyle var olmaktan derin bir haz alır.Nitekim Arno Gruen, Empatinin Yitimi eserinde bu durumun toplumsal ve ruhsal boyutuna dikkat çeker. Gruen’e göre, bir bireyin kendi otantik duygularını yaşamasına izin verilmeyip dışarıdan dayatılan kalıplara zorlanması, insanın hem kendi özüyle hem de başkalarıyla kurduğu duygudaşlık (empati) bağını koparır. Kendi içsel duygusal sınırları ihlal edilen çocuk, yetişkinlikte diğer insanları anlama ve şefkat gösterme kapasitesini yitirerek onları denetleme veya kendi zihnindeki rollere uydurma eğilimi geliştirir. Oysa gerçek empati; bir insanı kendi beklentilerimize uydurmaya çalışmak değil, onun duygusal gerçekliğini ve kırılganlığını olduğu gibi kabullenebilmektir.2. İki Kişilik Bir Sığınak Değil, Hayata Açılan Bir Kucak: Sevginin Sosyal YüzüGünümüzün hızlı ve yalnızlaşan dünyasında sevgi, sıklıkla dışarıdaki karmaşadan kaçıp sığınılacak iki kişilik korunaklı bir liman gibi algılanıyor. "Biz bize yetelim, dışarıdaki fırtına bizi ilgilendirmez" düşüncesi, sevgiyi bireysel bir kaçışa veya bencilce bir ortaklığa dönüştürme riski taşır. Erich Fromm’un ustalıkla vurguladığı gibi, gerçek sevgi kapıları dış dünyaya kapatan iki kişilik bir sığınak değil; insanı hayata, doğaya ve topluma bağlayan en güçlü sosyal olgudur.Sevgi, tek bir kişiye odaklanan dar bir duygu değil; insana ve yaşama karşı takınılan genel bir duruştur. Bir çocuğa gösterdiğimiz şefkat, aslında geleceğin dünyasına olan inancımızdır. Bir dostumuza verdiğimiz değer veya bir yabancıya gösterdiğimiz nezaket, toplumsal iyileşmenin görünmez harcıdır. Gerçek anlamda sevmeyi ve inanmayı öğrenen bir insan, kendi kabuğuna çekilmez; aksine etrafındaki herkesle, toplumuyla ve çevresiyle daha derin, daha yapıcı bağlar kurar. Sevgi bireysel bir kıvılcım olarak başlasa da, paylaşıldıkça çoğalan, toplumu bir arada tutan ve birlikte var olma kültürünü besleyen sosyal bir güce dönüşür.3. "Sen Varsın ve Kıymetlisin": Ötekinin Varlığıyla Yeşermekİnsan, tek başına duran, dünyadan yalıtılmış bir ada değildir. Büyümek, kendimizi keşfetmek ve üretmek için her zaman bir başkasının varlığına, onun bizi onaylayan, sıcak bakışına ihtiyaç duyarız. Bir bebeğin dünyadaki ilk günlerinden itibaren en temel ruhsal gıdası, annesinin gözlerinde kendi varlığının kabul gördüğünü hissetmektir. Bir insanın "Sen varsın, buradasın ve senin varlığın bu dünya için kıymetli" mesajını alması, onun hayat boyu taşıyacağı zihinsel omurgasını oluşturur.Karşıdakinin varlığını sadece kendi ihtiyaçlarımıza hizmet ettiği sürece değil, onun kendi özgün dünyası için değerli görmek sevgiyi olgunlaştırır. Bir öğretmen öğrencisine, bir ebeveyn çocuğuna, bir dost arkadaşına bu gözle baktığında; aradaki ilişki bir güç savaşı olmaktan çıkar, birbirini besleyen zengin bir buluşma alanına dönüşür. Karşıdakinin varlığına duyduğumuz içten saygı, kendi varlığımızı da zenginleştirir. İki insanın kendi sınırlarını koruyarak, birbirinin ışığını gölgelemeden yan yana durabilmesi ve birbirinin gelişimine neşeyle tanıklık etmesi, insan olmanın en zarif deneyimidir.Bir Davet ve Kendime SoruSevgili Okur; ister bir anne-baba olun, ister bir öğretmen, ister kendi içsel yolculuğunda ilerleyen bir yolcu... İçinizdeki veya karşınızdaki o eşsiz potansiyeli yönlendirmeye, kendi zihninize göre yontmaya çalışmadan önce durup derin bir nefes alın. Hayatın en güzel ve kalıcı ürünleri, özgür bırakılan ve karşılıksız bir inançla beslenen topraklarda yetişir.Bu hafta boyunca kendi iç dünyanızda ve sevdiklerinizle temas kurarken şu soruyu aklınızda tutmayı deneyin:"Bugün sevdiklerimle ve kendimle ilişki kurarken onları kendi zihnimdeki kalıplara sokmaya mı çalışıyorum, yoksa oldukları gibi gelişmelerine ve kendi ışıklarını parlatmalarına sevgiyle alan açıyor muyum?"