Birisi sizi onaylamazsa bu bir felaket midir?

Onaylanmak, takdir görmek insanın duygusal ihtiyaçlarından biridir. İnsan yaptığı bir davranışın, söylediği güzel bir sözün, herhangi güzel bir jestin görülmesini, fark edilmesini ister ve ‘doğru yapmışsın, iyi düşünmüşsün’ onayını bekler. Bu durum insan olma özellikleri arasında yer alan bir durumdur fakat onay alma eğilimi sürekli olduğu zaman işler biraz karışmaya başlar. Başkalarının düşüncelerine veya fikirlerine sürekli başvurmak, diğerlerinin onayını almadan bir adım atamamaya başlamak insanı duygusal açıdan zorlamaya başlar bir süreden sonra; kendi benliği ile savaş başlamıştır. Onay alamadığı zaman duygusal olarak zorlanır, kaygısı yükselir, kendi öz değerini sorgulamaya başlar.
Çocukluk döneminde yaşanılan deneyimler, kişisel özellikler ve duygusal süreçler, diğerleri ile kurulan ilişki türleri ve diğerleriyle bağlanma şekilleri, sosyal çevre ve içinde bulunulan kültürün özellikleri, gözlemlenen ve öğrenilen davranışlar, sosyal medya ve internet kullanımı onay alma ihtiyacını şekillendirmede etken olarak gösterilebilir.
Onay alma ihtiyacının fazla olduğunu kendinizde şu noktaları fark ederek gözlemleyebilirsiniz;
- Eğer eleştiriden korkuyor ve bu yüzden sadece çevrenizin hoşuna gidecek şeyler yaptığınızı gözlemliyorsanız,
- İstemediğiniz bir şeyi bile sadece diğerleri istiyor diye yapma eğiliminiz varsa,
- Kendi başınıza karar vermekte ve uygulamakta çok zorlanıyorsanız,
- Hayır demek sizin için korkunç bir şeyse,
- Kendi değerinizi bilemiyor ya da bunu belirlemekte zorlanıyorsanız,
- Diğerlerinin ihtiyaçları ve talepleri için kendinizi geri planda tuttuğunuzu fark ediyorsanız,
Eğer bunları ve buna benzer özellikleri kendinizde gözlemliyorsanız onay alma ihtiyacınızın çok olduğunu düşünebilirsiniz.
Bu gibi durumlar zaman içerisinde sizi duygusal olarak zorlamaya, kaygı bozukluğu ve depresif belirtilerin artmasına neden olabilmektedir. Bu gibi durumlarda bir uzmandan destek almak, kendi öz benliğinizi keşfetmek, kendi değer mekanizmasını oluşturmak ve bağımsız hareket etmeyi kolaylaştırmada yardımcı olacaktır.
Dışarı çıktığımızda, yeni bir şey giydiğimizde, konuşurken, yeni bir şey öğrendiğimizde insanların gözünün içine bakarız. Fark edilmeyi, takdir görmeyi, insanların gözlerinin içinin parlamasını bekleriz. “Harika görünüyorsun bugün”, “üzerindeki ne kadar yakışmış”, “Harika bir iş çıkarmışsın, bravo”….. Bu tarz cümleler duyduğumuzda günümüz çok güzel geçer, kendimizle gurur duyarız, özgüvenimiz artar. Değişimlerin, gelişimlerin, en önemlisi de birey olarak fark edilmenin hazzını yaşarız. Bizi takdir eden, beğenen insanlara karşı daha az sorgulayıcı ve daha fazla güven duyma eğiliminde oluruz.
Onay alma ihtiyacı yaşayan bireyler, fark edilmesini istedikleri durumlar ve konular karşısında “iyi olmuş”, “hoş duruyor”, “güzel” gibi ifadeleri onay ya da iltifat olarak alamaz, geçiştirme cümleleri olarak görme eğilimindedirler. Bunun nedeni başkalarının düşüncelerine olması gerekenden fazla değer verirler ve onay cümleleri coşkulu değil ise beklentilerini karşılamaz ve “kötü” ve “eleştiri” olarak değerlendirilir. Bunun karşılığı olarak karşısındaki darılma, alınganlık, kabuğuna çekilme, yoğun öfke, pasif agresif davranışlar ve saldırganlık görülebilir.
Onay almaya gerektiğinden fazla ihtiyaç duyan bireylerde ise kaçınma davranışı denilen davranış örüntülerine rastlanmaktadır; aşırı yemek yeme ve abur cubur tüketimi, alışveriş bağımlılığı, alkol- madde- sigara tüketimi, öfke patlamaları gibi dürtüsel davranışlar gözlemlenmektedir. Bazı insanlarda ise başka yansımaları görülmektedir; mükemmeliyetçilik geliştirme, yapabileceğinden fazla sorumluluk alma, aşırı vericilik ve fedakarlık, hayır diyememek, sosyal medyayı aktif olarak kullanmak ve içinden geldiği gibi değil beğeni ve popülerlik analizi yaparak paylaşımlarda ve takiplerde bulunmak….
Onay alma ihtiyacı her bireyin duygusal ihtiyacıdır, ancak bazı insanları bu konuda daha hassas ve duyarlı olmasının nedeni öğrenilmiş duyguları ve kendisi hakkında sorgulamadığı düşünceleridir. Çocukluk döneminde önce anne- babadan, okul dönemi başladıktan sonra ise öğretmenden gelecek onaylar, iltifatlar, takdirler özgüvenin gelişmesinin temelini oluşturur. Çocukluk ve okul dönemindeki bu kaynaklardan sevgi, şefkat, onay ve kabul görmeyen bireyler yetişkinlikte bu konuda daha hassas olabiliyorlar. Yaptıkları hatalardan sonra, bazen nedenlerin bile bilmeden ceza alanlar, terk edilmekle, sevilmemekle tehdit edilen çocukların yaşadıkları utanç ve korku duyguları; başarısızlık, beğenilmemek, değersizlik, beceriksizlik ve aptal olmak gibi düşüncelerin oluşmasına neden oluyorlar. Yetişkinlikte kaygı bozuklukları, depresyon, umutsuzluk, mutsuzluk, korku, boşlukta gibi hissetme, hiçlik duygusu, mükemmeliyetçilik, bağımlılık ve yoksunluk belirtilerini sıkça yaşıyorlar. Özgüven eksikliği, içe kapanıklık yaşayabilir ya da tam tersi olarak aşırı özgüvenli olma, bağımsız ve dürtüsel davranışlarda bulunabilirler.
Kısaca; onay ihtiyacı her yaştan bireyin ihtiyacı ve temel motivasyon kaynaklarından biridir. Çocukluk döneminde bu ihtiyaç yeteri kadar karşılanmazsa yetişkinlik döneminde bireyler kendin değerli hissedemez, eleştiriye tahammül etmekte zorlanırlar. Çünkü çocukluktaki onay, sevgi ve kabul çocuğun var olduğunu hissetmesine yardımcı olur, bunu hissetmeyi bilmeyen bireyler başkalarından gelecek onaya karşı daha duyarlı ve hassas olurlar. Temeli çocuklukta atılan bu sorunun çözümü için en doğru yöntem psikoterapidir. Yaşanılan korku, kaygı, depresyon gibi belirtilerin üstesinden bir şekilde gelinse bile sorunun kökeni değişmediği için başka belirtiler ortaya çıkması olasıdır. Sorunun kökenine inmek ve bireye uygun yöntemlerle psikoterapi doğru ve sağlıklı çözüm yolu olmaktadır.
Onay bağımlılığı, bireylerin kendilerini değerli hissetmek için sürekli olarak başkalarının onayını ve kabulünü arama eğiliminde oldukları bir durumu ifade eder. Bu durum, genellikle kişinin özgüven eksikliği, düşük benlik saygısı ve diğer kişisel güvensizliklerle bağlantılıdır. Psikolojik bağlamda, onay bağımlılığı, bireyin kararlarını, hislerini ve davranışlarını başkalarının beklentileri ve standartlarına göre şekillendirme eğilimi göstermesi nedeniyle önem taşır.
Onay Bağımlılığının Psikolojik Bağlamda Önemi
Kişilik Gelişimi Üzerine Etkileri: Onay bağımlılığı, bireyin kendine has kimliğini geliştirme sürecini olumsuz etkileyebilir. Sürekli dış onaya ihtiyaç duyan kişiler, kendi gerçek benliklerini keşfetme ve ifade etme fırsatlarını kaçırabilir.
İlişkilerde Dengesizlik: Bu tür bir bağımlılık, kişisel ilişkilerde sağlıksız dinamiklere yol açabilir. Birey, ilişkilerde sürekli onay aradığı için karşısındaki insanların gerçek duygu ve düşüncelerinden çok onların beklentilerine göre hareket etme eğiliminde olabilir.
Duygusal Sağlık Sorunları: Onay bağımlılığı, anksiyete ve depresyon gibi duygusal sağlık sorunları ile yakından ilişkilidir. Kişinin kendini sürekli yetersiz hissetmesi, sürekli eleştiriye açık olması ve reddedilme korkusu yaşaması, psikolojik stresin artmasına neden olabilir.
Başarı ve Başarısızlık Algısı: Onay bağımlıları genellikle başarılarını ve başarısızlıklarını başkalarının tepkileri üzerinden değerlendirir. Bu, kişinin kendi başarılarını tanıma ve içsel motivasyon geliştirme yeteneğini sınırlar.
Mücadele ve Müdahale Yolları
Onay bağımlılığı ile mücadele etmek, bireyin daha bağımsız ve özgür kararlar almasını, kendi değerlerini ve hedeflerini belirlemesini sağlayabilir. Bireysel veya grup terapisi, özgüven inşa etme teknikleri, ve mindfulness gibi stratejiler, bu bağımlılığı aşmada etkili olabilir. Terapi süreçleri, bireyin neden sürekli dış onay aradığını anlamasına ve daha sağlıklı öz-değerlendirme yolları geliştirmesine yardımcı olur.
Onay Bağımlılığının Belirtileri
Onay bağımlılığı, kişilerin sürekli olarak başkalarının onayını ve takdirini aradığı, bu durumun kişisel kararları ve özgüvenleri üzerinde derin etkiler bıraktığı bir psikolojik eğilimdir. İşte onay bağımlılığı yaşayan bireylerde görülen tipik belirtiler ve davranışlar:
1. Karar Verme Güçlüğü
Onay bağımlıları, kendi başlarına karar verme konusunda sıklıkla zorlanır. Bu kişiler, kararlarını almadan önce genellikle bir veya daha fazla kişiden onay veya rehberlik ararlar. Kendi seçimlerine güvenmek yerine, başkalarının fikirlerine ve yargılarına güvenme eğilimindedirler.
2. Aşırı Uyumluluk
Başkalarının beklentilerini karşılamak için kendi ihtiyaçlarını ve arzularını göz ardı etme eğilimi gösterirler. Bu, kişisel sınırların zayıflamasına ve başkalarını memnun etme çabasının kişisel mutluluğun önüne geçmesine yol açabilir.
3. Sürekli Onay ve Takdir Arayışı
Onay bağımlıları, yaptıkları işlerde veya sosyal etkileşimlerde sürekli olarak onay ve takdir ararlar. Başkalarından gelen olumlu geri bildirimlere aşırı bağımlıdırlar ve bu geri bildirimler olmadığında kendilerini değersiz hissedebilirler.
4. Eleştiriye Aşırı Duyarlılık
Olumsuz geri bildirim veya eleştiri, onay bağımlıları için aşırı stres ve kaygıya neden olabilir. Eleştirildiklerinde aşırı savunmacı davranabilir veya derin üzüntü yaşayabilirler.
5. Kendine Güvensizlik
Onay bağımlıları, kendi yetenekleri ve değerleri hakkında sürekli şüphe duyarlar. Kendi başarılarını küçümseme veya başarıları başkalarına atfetme eğilimindedirler.
6. Sosyal Durumlarda Aşırı Endişe
Sosyal etkileşimler, onay bağımlıları için stres kaynağı olabilir çünkü sürekli olarak başkalarının onları nasıl gördüğünü ve onaylayıp onaylamadıklarını düşünürler. Bu da sosyal kaygıya ve hatta sosyal izolasyona yol açabilir.
7. Bağımlılık Yaratan İlişkiler
Onay bağımlılığı, ilişkilerde bağımlılık yaratabilir. Birey, ilişkideki diğer kişi tarafından sürekli onaylanma ihtiyacı duyar, bu da sağlıksız ve dengesiz ilişki dinamiklerine yol açabilir.
Bu belirtiler, onay bağımlılığının sadece kişisel düzeyde değil, ilişkisel ve sosyal düzeyde de ciddi etkilere sahip olduğunu gösterir. Eğer bu belirtiler günlük yaşamınızı etkiliyorsa, profesyonel bir psikolojik destek almak önemli olabilir.
Onay Bağımlılığının Etkileri
Onay bağımlılığı, bir kişinin kişisel, sosyal ve profesyonel yaşamını birçok açıdan olumsuz etkileyebilir. Bu durum, bireyin özgüvenini zayıflatarak, sağlıklı ilişkiler kurmasını engelleyebilir ve kariyer gelişimini olumsuz yönde etkileyebilir. İşte onay bağımlılığının etkilerine dair detaylı bir inceleme:
Kişisel Yaşam Üzerindeki Etkileri
Düşük Özsaygı ve Özgüven: Sürekli dış onaya ihtiyaç duymak, bireyin kendi yeteneklerine ve değerine olan inancını zayıflatabilir. Kendi kararlarına güvenmeme ve kendini sürekli sorgulama, düşük özsaygıya yol açabilir.
Kararsızlık: Onay bağımlılığı olan kişiler, önemli kararlar alırken sürekli başkalarının görüşlerine başvurma ihtiyacı hisseder. Bu durum, kişisel karar alma yeteneğini sınırlar ve bireyin bağımsız hareket etme kapasitesini azaltır.
Duygusal Bağımlılık: Başkalarının onayını alamadıklarında kendilerini kötü hissetme eğilimi, duygusal olarak başkalarına bağımlı hale gelmelerine neden olabilir. Bu, duygusal olarak kırılgan ve dengesiz bir yapıya yol açabilir.
Sosyal Yaşam Üzerindeki Etkileri
İlişkilerde Sağlıksız Dinamikler: Onay bağımlısı bireyler, ilişkilerinde sıklıkla fazla uyum sağlayıcı ve itaatkar olabilir. Bu, dengesiz ve tek taraflı ilişkilere sebep olabilir.
Sosyal İzolasyon: Sürekli olarak başkalarının onayını arama ve eleştiriye aşırı duyarlılık, sosyal çevrelerinden çekilmeye ve izolasyona yol açabilir.
Manipülasyona Açıklık: Sürekli onay arayışı, bu bireyleri manipülatif insanların hedefi haline getirebilir. Bu durum, kişinin duygusal ve sosyal açıdan sömürülmesine neden olabilir.
Profesyonel Yaşam Üzerindeki Etkileri
Kariyer Gelişiminde Engeller: Onay bağımlısı kişiler, risk almaktan kaçınabilir ve yalnızca güvende hissettikleri alanlarda çalışmayı tercih edebilir. Bu, profesyonel gelişimlerini ve kariyerlerinde ilerlemelerini sınırlayabilir.
Yaratıcılık ve İnovasyon Eksikliği: Başkalarının beğenisini ve onayını kazanma çabası, kişinin yaratıcı düşüncelerini ve yenilikçi fikirlerini ifade etmesini engelleyebilir.
Liderlik ve Sorumluluk Almada Güçlük: Onay bağımlılığı olan kişiler, genellikle liderlik pozisyonlarında başarısız olabilirler çünkü bu tür roller, bağımsız karar verme ve eleştirilere açık olma gerektirir.
Onay bağımlılığının etkileri kişisel gelişimi ciddi şekilde sınırlayabilir ve bireyin tam potansiyelini ortaya koymasını engelleyebilir. Bu nedenle, onay bağımlılığı belirtileri gösteren bireylerin profesyonel psikolojik destek alması önemlidir. Terapi ve özgelişim çalışmaları, bu bağımlılığı aşmalarına ve daha sağlıklı, bağımsız bir yaşam sürmelerine yardımcı olabilir.
Onay Bağımlılığı ile Başa Çıkma Yöntemleri
Onay bağımlılığı, bireyin kendi değerini sürekli olarak başkalarının onayına bağlı olarak değerlendirmesi durumunu ifade eder. Bu durum uzun vadede özgüven problemleri ve kişisel gelişim engelleri yaratabilir. Onay bağımlılığı ile başa çıkmanın yolları, bireysel terapi, grup terapisi, kendine yardım teknikleri ve düzenli psikolojik danışmanlık içerebilir. İşte bu süreçte kullanılabilecek bazı yöntemler:
1. Psikolojik Danışmanlık ve Terapi Seçenekleri:
Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT): Bireyin düşünce kalıplarını ve bu düşüncelerin davranışlar üzerindeki etkilerini inceleyerek, olumsuz ve gerçek dışı düşünceleri sorgulamayı ve değiştirmeyi amaçlar. BDT, onay bağımlılığı ile başa çıkmada etkili olabilir çünkü kişinin kendine yönelik olumsuz düşüncelerini değiştirerek özsaygısını güçlendirmeye yardımcı olur.
Psikodinamik Terapi: Bireyin geçmiş deneyimlerini ve bu deneyimlerin şimdiki duygu ve davranışlarını nasıl etkilediğini anlamaya çalışır. Bu terapi, onay bağımlılığının altında yatan nedenleri keşfetmeye yardımcı olabilir.
Grup Terapisi: Benzer sorunlar yaşayan diğer bireylerle yapılan grup terapisi, katılımcılara destek sağlar ve başkalarının deneyimlerinden öğrenme fırsatı sunar.
2. Kendine Yardım Teknikleri:
Öz-şefkat Pratikleri: Kendine karşı nazik olmayı ve kendi hatalarını kabul etmeyi içeren pratikler. Mindfulness meditasyonu ve günlük tutma, bireyin kendine olan bakış açısını dengeli bir hale getirmeye yardımcı olabilir.
Sınırlar Koyma: Kendi ihtiyaç ve değerlerini belirlemek ve bunlara saygı göstermek önemlidir. Hayır demeyi öğrenmek ve kişisel sınırları korumak, başkalarından sürekli onay arama ihtiyacını azaltabilir.
Olumlamalar: Kendini olumlayıcı ifadeler kullanmak, özsaygıyı ve içsel gücü artırabilir. Olumlamalar, bireyin kendine olan inancını güçlendirerek, başkalarından onay alma ihtiyacını azaltmaya yardımcı olur.
3. Eğitim ve Farkındalık Artırma:
Eğitici Kitaplar ve Çalışmalar: Onay bağımlılığı ve özsaygı üzerine yazılmış kitaplar, bireye kendi durumunu daha iyi anlama ve başa çıkma stratejileri geliştirme konusunda yardımcı olabilir.
Atölye ve Seminerler: Özsaygı, özgüven ve onay bağımlılığı üzerine düzenlenen atölye ve seminerler, bireylerin bu konularda bilgi edinmelerini ve deneyim paylaşımında bulunmalarını sağlar.
Onay bağımlılığı ile başa çıkmak, sürekli bir öz farkındalık ve kişisel gelişim çabası gerektirir. Profesyonel yardım almak ve kendine yönelik çalışmalar yapmak, bu süreçte bireye büyük destek sağlayabilir.
Başkalarından Onay Alma
Başkalarından onay alma, bir bireyin kendi değerini, başkalarının onayı ve kabulüne bağlı olarak algıladığı, kendine güven ve özsaygı eksikliğinden kaynaklanan bir davranıştır. Bu durum, kişisel kararlar ve duygusal durum üzerinde yoğun bir etkiye sahip olabilir.
Onay Bağımlılığı Belirtileri
Onay bağımlılığının belirtileri arasında aşırı uyumluluk, karar vermede zorlanma, sürekli onay ve takdir arayışı, eleştiriye aşırı duyarlılık, düşük özsaygı ve sosyal çekingenlik yer alır. Bu belirtiler, kişisel, sosyal ve profesyonel yaşamı olumsuz etkileyebilir.
Onay Bağımlılığı Tedavisi
Onay bağımlılığı tedavisi, Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT), Psikodinamik Terapi, ve grup terapisi gibi psikoterapi yöntemleri ile gerçekleştirilebilir. Bu terapiler, bireyin kendi içsel değerini keşfetmesine, sağlıklı özsaygı geliştirmesine ve başkalarının onayına olan bağımlılığını azaltmasına yardımcı olur. kaynak : artipsikoloji.com
Yayınlanma: 19.01.2025 15:44
Son Güncelleme: 19.01.2025 15:44
Depresif Bozukluklar
İlişki / Evlilik Problemleri
Sosyal Fobi
+8
Uzmanınla dilediğin yerden görüş:
Psikolog Merkezi: Online Seans
Bunları da sevebilirsiniz...
Kalp Kırmadan 'Hayır' Demek: Kendi Sınırlarınızı Çizme Rehberi
Kalp Kırmadan 'Hayır' Demek: Sınırlarımızı Çizme ve Kendimizi Yeniden Bulma RehberiGünlük hayatın koşuşturmacası ve sosyal ilişkilerin karmaşası içinde birçoğumuz kendimizi hiç fark etmeden tek bir rolün içinde hapsolmuş buluruz: "Herkesi memnun etmeye çalışan kişi." Etrafımızdaki insanları mutlu etmek, çatışmadan kaçınmak, sevilmek ve onaylanmak arzusu son derece insani bir ihtiyaçtır. Ancak bu istek kendi ihtiyaçlarımızın, önceliklerimizin ve ruhsal dengemizin önüne geçtiğinde, için için işleyen sessiz bir tükenmişlik başlar. Günün sonunda yalnız kaldığımızda içimizde yankılanan o derin sorudan kaçamayız: "Herkesi memnun etmeye çalışırken kendimi nerede kaybettim?"Sınır koymak, dışarıdan bakıldığında başkalarına "dur" demek gibi görünse de aslında özünde kendimize verdiğimiz bir "evet" sözüdür. Ne var ki toplumsal öğretiler, yetiştirilme tarzımız ve içselleştirdiğimiz inançlar; sınır çizmeyi çoğu zaman bir bencil davranış, kaba bir tutum ya da ilişkiyi sonlandıran bir tehdit gibi görmemize neden olur. Sevdiklerimizi kırma veya "uyumsuz, zor biri" olarak etiketlenme korkusuyla sınırlarımızı görünmez kılarız. Ancak görünmez kılınan her sınır, benliğimizden verilen bir tavize dönüşür.Uyumlu Olma Çabası ve Sessiz KırgınlıklarGün içinde sıradan gibi görünen pek çok an yaşarız. Biri sınırımızı aşan bir şaka yapar, hayatımıza dair yersiz bir tavsiyede bulunur ya da bize hiç uymayan bir taleple gelir. O an içimizde aniden bir huzursuzluk, bir göğüs sıkışması ya da küçük bir öfke dalgası uyanır. Zihnimiz tam da o anda tehlike çanlarını çalmaya başlamıştır.Fakat tam kendimizi ifade edecekken o tanıdık, felç edici korku araya girer: "Eğer şimdi tepki gösterirsem kırıcı, kaba ya da uyumsuz görünür müyüm?"Bu korku bizi kendi gerçekliğimizden hileli bir şekilde uzaklaştırır. Anı sessizce geçiştirir, tebessüm ederek kafa sallar ya da içimiz kan ağlarken "Olur, hallederim" deriz. Sırf ilişkideki o anlık sahte uyumu korumak adına kendi iç huzurumuzdan vazgeçeriz. Ancak ifade edilmeyen, bastırılan her rahatsızlık yok olmaz; aksine içimizde birikerek zamanla karşı tarafa yönelik gizli bir kırgınlığa ve öfkeye dönüşür. Uzaklaşmaktan korktuğumuz için verdiğimiz tepkiler, ilişkimizi gerçekte istemediğimiz bir hale getirebilir. Sonuçta, sırf korumak için susmayı seçtiğimiz o ilişki, bastırılan duygular yüzünden günden güne samimiyetini kaybeder.Duygularınız: Sınır Kapınızdaki Alarm SistemiPeki, sınır koymaya nereden başlayacağız? Sınırı nerede koyacağımızı bilmek için önce sınırın nerede ihlal edildiğini hissetmemiz gerekir. Sınır ihlalinin ilk işareti zihinsel tahlillerden önce bedenimizde ve duygularımızda belirir.Psikolojik açıdan bakıldığında öfke, huzursuzluk ya da bıkkınlık gibi duygular sanıldığı gibi "kaçınılması gereken olumsuz duygular" değildir. Aksine bu duygular, kişisel alanımızın ve değerlerimizin ihlal edildiğini bize bildiren en sadık rehberlerimizdir. İçinizde aniden yükselen o rahatsızlık hissi, aslında sınır kapınızın izinsiz çalındığını söyleyen bir alarm sistemidir. Bu alarm çaldığında onu hemen "kötü bir duygu" diyerek bastırmak yerine, onun ne söylediğini dinlemeyi öğrenmek gerekir.Alarm Çaldığında: İçsel Bir Süzgeçten GeçmekAlarm çaldığında refleks olarak hemen karşı tarafı suçlamak ya da tam tersine kendimizi suçlayıp duygumuzu bastırmak zorunda değiliz. Yapmamız gereken şey, anlık tepkiler vermeden önce durmak ve dürüst bir içsel sorgulama yapmaktır. Bu noktada zihnimize şu iki kritik soruyu sormalıyız: * "Bu tavsiye, yorum ya da talep gerçekten dikte edici, kaba veya haddi aşan bir yerde miydi?" Yani karşı taraf sınırımı objektif olarak ihlal etti mi? * "Yoksa karşı taraf aslında oldukça normal bir şey söyledi de ben kendi yetersizlik hissiyatım, onaylanma ihtiyacım veya geçmiş deneyimlerim yüzünden mi bu kadar öfkelendim?"Bu ayrımı yapmak hayati bir önem taşır. Eğer yanıtınız ikinci soruya yakınsa, orada çalışılması gereken şey karşı tarafla gireceğiniz bir çatışma değil; kendi içsel tetikleyicileriniz ve özdeğerinizdir. Ancak yanıtınız birinci soruya işaret ediyorsa, ortada net bir sınır ihlali vardır ve kendinizi korumak en doğal hakkınızdır.Kalp Kırmadan Sınır Çizmenin Pratik YollarıSınır çizmek, araya yüksek duvarlar örmek ya da insanlarla kavgaya tutuşmak anlamına gelmez. Sağlıklı sınırlar; ne içeriye zarar veren ne de dışarıyı tamamen kapatan, kapısı ve penceresi olan esnek alanlardır. İlişkilerinizde bunu hayata geçirmek için şu ilkelere tutunabilirsiniz: * Zaman Kazanın: Sizi zorlayacak bir taleple karşılaştığınızda anında "evet" demek yerine kendinize düşünme payı bırakın. "Bu teklifini değerlendirmek için biraz zamana ihtiyacım var, sana gün içinde döneceğim" demek, otomatik onay verme alışkanlığınızı kırar. * İlişkiyi Talepten Ayırın: Sevginizi veya saygınızı, istenen şeyle karıştırmayın. "Seni çok seviyorum ve yanında olmayı önemsiyorum; ancak bu hafta sonu bu programa katılamayacağım" diyerek, hem ilişkiye verdiğiniz değeri hissettirebilir hem de sınırınızı koruyabilirsiniz. * Açıklama Tuzağına Düşmeyin: Sınır çizerken dakikalarca mazeret üretmek zorunda değilsiniz. Şeffaf ve net bir "Hayır, bu durum şu an benim için uygun değil" ifadesi son derece yeterlidir. Gereğinden fazla açıklama yapmak, karşı tarafa sınırınızı müzakere etme hakkı verir. Benzer bir durum yinelendiğinde kararlarınızda esneme payınızın olduğu varsayılabilir.Kendinize Doğru Bir AdımKendi sınırlarınızı tanımak, "kaba görünür müyüm" korkusunu esnetmek ve duygularınızın size ilettiği mesajları doğru okumak zaman, sabır ve pratik gerektiren bir içsel yolculuktur. Bu, bir gecede çözülüp bitecek bir bulmaca olmadığı gibi, bu yolda yalnız başınıza çabalamak zorunda da değilsiniz.İlişkilerinizde başkalarını kaybetmeme uğruna kendi benliğinizi feda etmediğiniz, kendi özgün varlığınızı koruyabildiğiniz sağlıklı bağlar inşa etmek mümkündür. Bu içsel süreci güvenli ve anlayışlı bir ortamda birlikte keşfetmek, sınır kaslarınızı güçlendirmek isterseniz dilediğiniz zaman bana profilimden ve soru sor kısmından ulaşabilirsiniz.
Gülşen ÇINAR 22.09.2026
Gürültülü Bir Dünyada Görünmez Olmak: Duyulmamanın Sessiz Sancısı ve Kendi Sesini Bulmak
Kalabalık bir masada oturduğunuz bir anı düşünün. Sevdikleriniz yanınızdadır, kahkahalar yükselmektedir, çaylar tazelenmektedir. Tam o sırada kalbinizden kopup gelen, sizin için gerçekten anlamlı bir cümleyi dile getirirsiniz. Ancak kelimeleriniz karşınızdakinin kulağına ulaşamadan havada süzülür ve yok olur. Karşınızdaki başını hafifçe sallar, belki gülüser ya da hemen lafı kendi anlatacağı konuya getirir. O an içinizde belli belirsiz bir soğukluk hissedersiniz. Etrafınız insanlarla doludur ama siz kendinizi yapayalnız ve adeta "görünmez" hissedersiniz.Ya da en yakınınızla bir aradasınızdır. İçinizdeki sıkıntıyı, yorgunluğu ya da kafa karışıklığını paylaşmak istersiniz. Tam kendinizi açacakken karşınızdakinin gözlerinde yükselen o sabırsız, yargılayıcı veya uzaktaki duvarı görürsünüz. "Aman canım, buna mı takıldın?", "Sen de her şeyi çok büyütüyorsun" ya da "Bak ben ne yapıyorum biliyor musun?" cümleleri dökülür dudaklarından. Söyledikleriniz duyulmamış, hissettikleriniz tartılmamış ve varlığınız hakiki bir alan bulamamıştır. Yavaşça geriye çekilir, kendi içinize kapanır ve susarsınız.Duyulmamak, içtenlikle dinlenmemek ve anlaşılmamak; insan ruhunda en sessiz ama en derin izleri bırakan yaşantılardan biridir. Bu durum sadece anlık bir hayal kırıklığı veya geçici bir yalnızlık hissettirmez. Zamanla bir insanın kendisiyle, bedeniyle, duygularıyla ve dış dünyayla kurduğu bağı kökünden değiştirebilir.Duyulmanın İlk Adımları: Çocukluktan Bugüne Taşınan İhtiyaçİnsanın bu dünyadaki en temel, en hayati ihtiyaçlarından biri görünmektir. Bir başkasının gözlerinin içine baktığında; "Sen varsın, buradasın, seni duyuyorum, hissettiklerin benim için anlamlı ve varlığın değerli" mesajını almaktır.Bu ihtiyaç ilk olarak çocukluğumuzun erken dönemlerinde şekillenir. Küçük bir çocuğu gözünüzün önüne getirin. Yerden bulduğu tuhaf bir taşı, yaptığı basit bir resmi ya da birdenbire içini kaplayan koca bir korkuyu ebeveynine göstermek ister. Çocuğun o andaki tek arzusu, elindeki taş değil; o taşı tutarken hissettiği heyecanın bir başkası tarafından görülmesi ve aynalanmasıdır. Ebeveyn göz teması kurup, "Gerçekten ne kadar ilginç bir taş, heyecanını anlıyorum" dediğinde, çocuğun zihninde ve kalbinde güvenli bir zemin inşa edilir. Çocuk der ki: "Benim hissettiklerim gerçek, duygularım önemli ve ben bu dünyada bir yere sahibim."Ancak ne neşemiz, ne üzüntümüz ne de korkularımız içtenlikle dinlenmediğinde; anlatmak istediklerimiz geçiştirildiğinde veya küçümsendiğinde ruhumuzda ilk çatlaklar oluşmaya başlar. Sürekli duyulmayan bir çocuk, zamanla çok ağır bir içsel sonuca varır: "Demek ki benim hissettiklerimin bir önemi yok. Demek ki ben olduğum gibi kabul görmüyorum."Bu sessiz mesaj, büyüyüp yetişkin bir birey olduğumuzda da peşimizi bırakmaz. İlişkilerimizde, iş yerimizde, dostluklarımızda ve hatta kendi iç konuşmalarımızda yankılanmaya devam eder.Duyulmamak Bir İnsanı Neye Dönüştürür?İçtenlikle dinlenmemek ve anlaşılmamak, sürekli olarak duvara çarpmak gibidir. İnsan ruhu bu acıyı sonsuza kadar çıplak bir şekilde taşıyamaz. Kendimizi, kalbimizi ve kırılganlığımızı korumak adına farkında olmadan bazı koruyucu kalkanlar geliştiririz. Duyulmayan bir insan, zamanla şu üç belirgin halden birine veya birkaçına dönüşebilir:A. Kendi Sesini Susturan ve "Aşırı Uyumlu" Hale Gelen İnsanDinlenmediğimizi ve iç dünyamızın önemsenmediğini hissettikçe, kendi özgün ihtiyaçlarımızı derine, çok daha derine gömeriz. Sevilmek, kabul görmek, çatışmadan kaçınmak ve terk edilmemek için başkalarının beklentilerine uygun davranmayı bir hayatta kalma stratejisi olarak benimseriz.Bu insan, etrafındaki herkesin ihtiyacını sezen, herkese "evet" diyen, kendi kırgınlığını gizleyip başkalarının neşesini besleyen birine dönüşür. Dışarıdan bakıldığında inanılmaz derecede "uyumlu", "düşünceli" ve "kusursuz" görünür. Oysa bu uyumun arkasında, kendi sesini tamamen kaybetmiş, ne istediğini, neye öfkelendiğini ve kim olduğunu unutmuş yaralı bir ruh yatar. Başkalarını memnun etmek adına her gün kendine "hayır" diyen bu insan, kendi hayatının öznesi olmaktan çıkıp başkalarının hikayesinde figürana dönüşür.B. Kabuğuna Çekilen ve Buz Kesen İnsan"Nasıl olsa beni kimse duymuyor, nasıl olsa kimse anlamayacak" düşüncesi bir kez zihne yerleştiğinde, kişi kalbinin etrafına yüksek ve kalın duvarlar örmeye başlar. Bir daha hayal kırıklığı yaşamamak, yeniden incinmemek ve o görünmezlik hissiyle yüzleşmemek için çözümü insanlardan uzaklaşmakta bulur.Bu dönüşümde insan, fiziksel olarak kalabalıklar içinde bulunsa bile duygusal olarak buz keser. İlişkilerini yüzeysel bir seviyede tutar, kimsenin o gizli çemberin içine girmesine izin vermez. İçindeki fırtınaları, yalnızlığı ve incinmişliği dışarıya asla yansıtmaz. Dışarıdan "güçlü", "kendi kendine yeten" ya da "mesafeli" görünen bu kalkan, aslında derin bir yalnızlığın ve çaresizliğin üzerini örten duygusal bir yalıtımdır.C. Fısıltısı Çığlığa Dönüşen ve Öfkelenen İnsanİnsanın içindeki ihtiyaçlar, duygular ve sınır ihlalleri nazik yollarla ifade edildiğinde duyulmuyorsa, beden ve ruh bu durumu sonsuza kadar sessizce izlemez. Bir zamanlar fısıltı olan o kırgınlıklar, zamanla birikir ve en sonunda kontrol edilemez öfke patlamalarına dönüşür.Sürekli anlaşılmayan bir insanın aniden gösterdiği sert tepkiler, hırçınlıkları ya da sabırsızlıkları dışarıdan bakıldığında "aşırı" veya "nedensiz" bulunabilir. Oysa o öfkenin hemen arkasında duran şey, geçmişte defalarca duyulmamış, yok sayılmış ve çaresiz kalmış çocuksu parçamızın "Lütfen artık beni görün, lütfen sesimi duyun!" diye atan kalbidir. Öfke, duyulmamanın yarattığı çaresizliğin en son ve en gürültülü çığlığıdır.En Büyük İhmal: Kendi Sesimize Kulak TıkamakGörünmezliğin ve anlaşılmamanın yarattığı acıyla yaşarken, sıklıkla gözden kaçırdığımız çok derin bir gerçek vardır: Biz ne zaman kendi içsel sesimizi duymayı bıraktık?Başkalarının bizi dinlemesini, anlamasını ve onaylamasını beklerken; farkında olmadan kendi kendimize en büyük sağır dönüşebiliriz. Bedenimiz bize her gün fısıldar:Omuzlarımızdaki yük ağır geldiğinde kaslarımız sertleşir.Bir ilişki ya da ortam bize iyi gelmediğinde midemize bir düğüm oturur.Sürekli koşturmaktan ve kendimizden vermek yorulduğumuzda derin bir tükenmişlik hissederiz.Tüm bu fısıltılara rağmen, günlük hayatın hızı, başkalarını memnun etme telaşı ve zihnimizdeki "şöyle olmalısın" diyen acımasız sesler yüzünden kendi içimize kulak tıkamaya devam ederiz. Kendi duygusuna alan açmayan, kendi kırgınlığına şefkat göstermeyen ve kendi bedeninin sinyallerini görmezden gelen bir insan; başkalarının kendisini tam olarak anlamasını sağlasa bile içindeki o derin boşluk kapanmaz.İyileşme, başkalarının kulağını kendimize çevirmekle değil; kendi içimize dönüp kendi özümüzü dinleyecek cesareti göstermekle başlar.Kendi Sesini Bulmak ve Hakiki Bağlar Kurmak: Dönüşüm YoluEğer siz de hayatınızın bir döneminde veya tam da şu an duyulmadığınızı, anlaşılmadığınızı ve yalnız kaldığınızı hissediyorsanız; bu durumu değiştirmek için atabileceğiniz şefkatli ve dönüştürücü adımlar var. Bu adımlar, dışarıdaki gürültüyü bir anlığına durdurup kendi varlığınıza kucak açmanızla ilgilidir.1. Nazikçe Yavaşlayın ve DurunGünlük hayatın koşuşturmacası içinde sürekli bir şeylere yetişmeye, her beklentiyi karşılamaya çalışırken kendi sesimizi duymamız imkansızdır. Gün içinde sadece birkaç dakikalığına durun. Derin bir nefes alın. Bedeninizin oturduğu sandalyeyle, bastığı yerle temasını hissedin. Zihninizdeki zorunluluk listelerini bir kenara bırakıp sadece "şu an"da var olmayı deneyimleyin.2. Kendi Bedeninize ve Duygularınıza SorsunKendinize gün içinde sık sık şu soruyu sorun: "Şu an gerçekten ne hissediyorum ve neye ihtiyacım var?" Gelen cevabı yargılamadan, "böyle hissetmemeliyim" demeden kabul edin. Eğer üzgünseniz üzüntünüze, kırgınsanız kırgınlığınıza alan açın. Tıpkı ağlayan küçük bir çocuğun başını okşar gibi, kendi duygunuzun yanında durun.3. Kendinize Şefkatli Bir Dokunuş SununYalnız ve anlaşılmamış hissettiğiniz anlarda, fiziksel şefkatin gücünü hafife almayın. Bir elinizi göğsünüzün üzerine, kalbinizin tam ortasına koyun. O dokunuşun sıcaklığını, kalbinizin atışını hissedin. Kendinize içinizden sakin ve yumuşak bir tonla şunları söyleyin: "Seni duyuyorum. Şu an zorlandığını biliyorum ve ben senin yanındayım."4. Şefkatli Sınırlar Çizmeyi ÖğreninDuyulmamanın en büyük sebeplerinden biri, sınır çizememektir. Başkalarını hayal kırıklığına uğratma korkusuyla kendi ihtiyaçlarımızdan ödün verdiğimizde, zamanla resentment (hınç) biriktiririz. Sevgiyi kaybetme korkusuyla sürekli "evet" demek yerine; kendi ruh sağlığınızı korumak adına nazik ama net "hayır"lar demeyi deneyin. Unutmayın ki, kendinize verdiğiniz gerçek bir "evet", başkalarına diyeceğiniz şefkatli bir "hayır" ile başlar.5. Sizi İçtenlikle Dinleyen Güvenli Alanlar SeçinHerkes bizi anlamak zorunda değildir ve ne yazık ki her insan derin bir dinleme kapasitesine sahip değildir. Sizi sürekli küçümseyen, sözünüzü kesen ya da hissettiklerinizi yok sayan ilişkileri gözden geçirin. Sizi olduğunuz gibi kabul eden, yargılamadan dinleyen, alan açan insanlarla bağlarınızı güçlendirin. Eğer çevrenizde böyle bir alan yoksa, bir terapist ile kuracağınız o güvenli ve aynalayan ilişki, kendi sesinizi yeniden keşfetmeniz için harika bir başlangıç noktasıdır.Son Söz: Kendinize Verdiğiniz Şefkatli RandevuAnlaşılmadığınızı, sesinizin gürültüde kaybolduğunu hissettiğiniz anlarda hatırlayın: Siz başkalarının aynasında yansıyan siluetinizden çok daha fazlasınız. Değeriniz, bir başkasının sizi ne kadar anladığıyla veya onayladığıyla azalıp çoğalmaz.Bugün başkalarının sizi duyması için çabalamayı bir anlığına bırakın. İçinizdeki o yalnız, kırgın ama bir o kadar da özgün parçaya dönün ve ona şu sözü verin: "Artık seni duyuyorum. İçindeki fısıltıları, yorgunlukları ve arzuları dinlemeye hazırım."Kendi içsel sesinize vereceğiniz bu küçük ve şefkatli randevu; maskeleri bırakmanın, kendi hikayenizin başrolü olmanın ve bu gürültülü dünyada kendi benzersiz melodinizi özgürce söylemenin ilk adımıdır.Günün Sorusu: Bugün başkaları tarafından duyulmaktan vazgeçtiğiniz için susturduğunuz hangi parçanıza; dinleyen, anlayan ve kucaklayan bir şefkatle kulak vereceksiniz?
Hatice DIKDÜŞ 21.09.2026
Sevme Sanatı ve İnanmanın Gücü: Tohumu Kendi Renginde Yeşertmek
Bir bahçedeki tohumu düşünün. Bir filizin ne zaman ve ne renkte çiçek açacağını önceden belirleyip onu dışarıdan zorla çekerek büyütemezsiniz. Yapabileceğiniz tek şey; toprağı havalandırmak, ona ihtiyacı olan suyu ve güneş ışığını vermek ve kendi doğasında serpilmesine sabırla tanıklık etmektir. İnsan ruhu da tıpkı o tohum gibidir. Erich Fromm, Sevme Sanatı adlı eserinde insana ve ilişkilere dair şu derin hakikatin altını çizer: "Eğitim, bir çocuğa özel yeteneklerinin farkına varması için yardım etmektir. Eğitimin zıddı ise yönlendirmedir."İlk bakışta sadece okul duvarlarını veya ders kitaplarını çağrıştıran bu cümle, aslında ebeveynlikten dostluğa, evlilikten kendimizle kurduğumuz bağa kadar tüm yaşamımızı kucaklayan büyüleyici bir ilkedir. Bir insanı kendi zihnimizdeki ideal kalıplara sığdırmaya çalışmak, onu kendi beklentilerimize göre biçimlendirmeye zorlamak bir "eğitim" değil, örtük bir yönlendirme ve müdahaledir. Oysa onun içinde zaten var olan potansiyeli görmek, korkularını yatıştırmak ve kendi renginde çiçek açmasına izin vermek gerçek sevgidir. Bu yaklaşım, hem bir çocuğa duyulan inancın hem de insanın kendi özüne gösterdiği güvenin hayatı nasıl bereketli, üretken ve anlamlı bir yolculuğa dönüştürdüğünü gözler önüne serer.1. Kendi Kalıbına Zorlamak mı, Özüne İnanmak mı?Bir çocuğun veya bir yetişkinin gözlerinin içine bakıp "Sana inanıyorum" demek, sadece kuru bir temenni ya da anlık bir övgü sözcüğü değildir. Gerçekten inanmak; karşıdakini değiştirmeye, yontmaya veya kendi zihnimizdeki "mükemmel" taslağa uydurmaya çalışmadan, onu olduğu gibi kabul ederek kendi yolunu çizmesine alan açmaktır. Ne yazık ki günlük hayatın koşturmacası içinde sevgimizi ve onayımızı çoğu zaman görünmez şartlara bağlarız. Çocuğumuzdan bizim hayal ettiğimiz mesleği seçmesini, partnerimizden bizim duygu dünyamıza uymasını, hatta kendimizden hiç hata yapmayan kusursuz bir robot olmamızı bekleriz. Ancak yönlendirmenin ve kalıplara zorlamanın başladığı yerde, insanın özgün yaşam enerjisi çekilmeye ve içindeki o doğal coşku donmaya başlar.Oysa bir insana ve onun içsel gücüne gerçekten inanıldığında, ortaya tarif edilmez bir üretkenlik çıkar. Burada bahsettiğimiz üretkenlik; sadece saat gibi çalışan soğuk bir performans ya da sürekli bir şeyler başarma hırsı değildir. Üretkenlik, insanın kendi potansiyelini korkusuzca dışarı vurması, neşeyle, hevesle hayat katarak yeni bir şeyler ortaya koyabilmesidir. Başarısızlık korkusu ve "beğenilmeme" kaygısı üzerimizden kalktığında, zihnimiz ve kalbimiz özgürleşir. Kendisine samimiyetle inanıldığını hisseden bir çocuk da, kendi yeteneklerine güven duyan bir yetişkin de hata yapmaktan korkmaz; denemekten, üretmekten ve hayatın içinde kendi kimliğiyle var olmaktan derin bir haz alır.Nitekim Arno Gruen, Empatinin Yitimi eserinde bu durumun toplumsal ve ruhsal boyutuna dikkat çeker. Gruen’e göre, bir bireyin kendi otantik duygularını yaşamasına izin verilmeyip dışarıdan dayatılan kalıplara zorlanması, insanın hem kendi özüyle hem de başkalarıyla kurduğu duygudaşlık (empati) bağını koparır. Kendi içsel duygusal sınırları ihlal edilen çocuk, yetişkinlikte diğer insanları anlama ve şefkat gösterme kapasitesini yitirerek onları denetleme veya kendi zihnindeki rollere uydurma eğilimi geliştirir. Oysa gerçek empati; bir insanı kendi beklentilerimize uydurmaya çalışmak değil, onun duygusal gerçekliğini ve kırılganlığını olduğu gibi kabullenebilmektir.2. İki Kişilik Bir Sığınak Değil, Hayata Açılan Bir Kucak: Sevginin Sosyal YüzüGünümüzün hızlı ve yalnızlaşan dünyasında sevgi, sıklıkla dışarıdaki karmaşadan kaçıp sığınılacak iki kişilik korunaklı bir liman gibi algılanıyor. "Biz bize yetelim, dışarıdaki fırtına bizi ilgilendirmez" düşüncesi, sevgiyi bireysel bir kaçışa veya bencilce bir ortaklığa dönüştürme riski taşır. Erich Fromm’un ustalıkla vurguladığı gibi, gerçek sevgi kapıları dış dünyaya kapatan iki kişilik bir sığınak değil; insanı hayata, doğaya ve topluma bağlayan en güçlü sosyal olgudur.Sevgi, tek bir kişiye odaklanan dar bir duygu değil; insana ve yaşama karşı takınılan genel bir duruştur. Bir çocuğa gösterdiğimiz şefkat, aslında geleceğin dünyasına olan inancımızdır. Bir dostumuza verdiğimiz değer veya bir yabancıya gösterdiğimiz nezaket, toplumsal iyileşmenin görünmez harcıdır. Gerçek anlamda sevmeyi ve inanmayı öğrenen bir insan, kendi kabuğuna çekilmez; aksine etrafındaki herkesle, toplumuyla ve çevresiyle daha derin, daha yapıcı bağlar kurar. Sevgi bireysel bir kıvılcım olarak başlasa da, paylaşıldıkça çoğalan, toplumu bir arada tutan ve birlikte var olma kültürünü besleyen sosyal bir güce dönüşür.3. "Sen Varsın ve Kıymetlisin": Ötekinin Varlığıyla Yeşermekİnsan, tek başına duran, dünyadan yalıtılmış bir ada değildir. Büyümek, kendimizi keşfetmek ve üretmek için her zaman bir başkasının varlığına, onun bizi onaylayan, sıcak bakışına ihtiyaç duyarız. Bir bebeğin dünyadaki ilk günlerinden itibaren en temel ruhsal gıdası, annesinin gözlerinde kendi varlığının kabul gördüğünü hissetmektir. Bir insanın "Sen varsın, buradasın ve senin varlığın bu dünya için kıymetli" mesajını alması, onun hayat boyu taşıyacağı zihinsel omurgasını oluşturur.Karşıdakinin varlığını sadece kendi ihtiyaçlarımıza hizmet ettiği sürece değil, onun kendi özgün dünyası için değerli görmek sevgiyi olgunlaştırır. Bir öğretmen öğrencisine, bir ebeveyn çocuğuna, bir dost arkadaşına bu gözle baktığında; aradaki ilişki bir güç savaşı olmaktan çıkar, birbirini besleyen zengin bir buluşma alanına dönüşür. Karşıdakinin varlığına duyduğumuz içten saygı, kendi varlığımızı da zenginleştirir. İki insanın kendi sınırlarını koruyarak, birbirinin ışığını gölgelemeden yan yana durabilmesi ve birbirinin gelişimine neşeyle tanıklık etmesi, insan olmanın en zarif deneyimidir.Bir Davet ve Kendime SoruSevgili Okur; ister bir anne-baba olun, ister bir öğretmen, ister kendi içsel yolculuğunda ilerleyen bir yolcu... İçinizdeki veya karşınızdaki o eşsiz potansiyeli yönlendirmeye, kendi zihninize göre yontmaya çalışmadan önce durup derin bir nefes alın. Hayatın en güzel ve kalıcı ürünleri, özgür bırakılan ve karşılıksız bir inançla beslenen topraklarda yetişir.Bu hafta boyunca kendi iç dünyanızda ve sevdiklerinizle temas kurarken şu soruyu aklınızda tutmayı deneyin:"Bugün sevdiklerimle ve kendimle ilişki kurarken onları kendi zihnimdeki kalıplara sokmaya mı çalışıyorum, yoksa oldukları gibi gelişmelerine ve kendi ışıklarını parlatmalarına sevgiyle alan açıyor muyum?"
Hatice DIKDÜŞ 14.09.2026


