Genç Werther Neler Yaşamış

Gençlik, canlı yaşamının en hareketli dönemi, en yoğun duyguların yaşandığı ve dünyadan tutunacak bir şeyler varlığının kabul veya reddedildiği dönemidir. Kimimiz dine, kimimiz aşka, kimimiz aileye, kimimiz ise işe-çalışmaya tutunuruz. Şanslı olanlarımız birden fazla şeye tutkun olarak yaşayabilenlerdir. Bir yandan ailenizle herhangi bir sorununuz yokken bir yandan da hayatınız boyunca seveceğinizi düşündüğünüz insanla karşılaşmış olmak sizi hayata bağlayan iki sebep olacaktır. Sevdiğiniz insanı kaybetseniz bile aileniz yanınızda olacaktır. İnsan kendine tutunacak bir dal arar yahut ayağını sağlam basacağı bir zemin. İnsan bir şeylerden emin olmak ister. Genç Werther’in ise elinde bir tek aşkı vardı.


Kimilerine göre Goethe kendi yaşamından bazı kesitler sunmuş kitapta, kimilerine göre ise bir başkasının hikayesini anlatmış. Bunun aslında bir önemi yok çünkü kitap basıldıktan sonra toplumda büyük yankı uyandırması ve bazı gençlerin kitabı okuduktan sonra intihara kalkışması-kimilerinin de başarılı olması- kitabın uyandırdığı yankıyı ve ne kadar içimizden birinin öyküsü olduğunu gösteriyor. Peki neydi Genç Werther’i bu kadar içimizden yapan? Tutkun olduğu şeyin peşinden delicesine koşması mı yoksa insana sadece insan olarak bakması mı ya da çocukları sevip insanların mutlu olması gerektiğine inanması mı? Belki de cevap hepsidir. Kitabın henüz başlarında yeni tanıştığı ve bu kadar delicesine aşık olacağını bilmediği Lotte ile beraber ziyaret ettikleri kilisenin yaşlı papazı ve eşiyle olan konuşmalarında Werther’in insanların mutlu olması gerektiğini söylediğini biliyoruz. Toplulukta bulunan papazın eşi karşı çıkıyor ve kişinin beden sağlığının iyi olmamasının mutlu olmasını engellediğini söylüyor. Werther ise -beden-ruh etkileşiminin en yoğun yaşandığı sağlık alanında- kaygılardan uzaklaşmanın, insana iyi gelecek şeyleri yapmanın beden sağlığını da olumlu olarak etkileyeceğini söylüyor. 1700’ lü yıllarda bedeni iyileştirmenin yolunun ruhu iyileştirmekten geçeceğini söylüyor Goethe. Descartes ile beraber zirveye ulaşan dualizm anlayışının emarelerini görmekteyiz. Günümüzde de stresin, kaygının birçok hastalığın semptomu hatta başlangıcı olduğunu biliyoruz. Kaygı bazen sosyal çevremiz tarafından bazen ebeveynlerimiz tarafından -ki anne-baba-çocuk üçgeninde kurulan psikanaliz disiplinini göz ardı etmemek gerekir- bazen de kendi yapmak istediklerimiz ile yaptıklarımızın çatışmasından meydana gelir. Sosyal psikoloji literatüründe bulunan “benlik sunumu” buna güzel bir örnek olacaktır.


Aylar geçiyor ve sevgili Werther’imiz Lotte’a gitgide aşık olmaya başlıyor. Elbette Lotte nişanlı yani Werther’le olmasına imkan yok ama aşık olmamak elde değil. Ailesinden uzakta yaşayan Werther mutluluk bulduğu kır gezintileri ve farklı insanlarla muhabbet etmenin geçiciliğinin farkına varıyor. Elbette bunu açıktan dile getirmiyor ancak her sabah uyanmak istemesi Lotte’la ilgili, her akşam uykuya dalarken aklında Lotte. Tabiri caizse onunla yatıp onunla kalkıyor. Bir insanla geçirilen vaktin, onunla paylaşılan şeylerin güzelliğinin insanı ne denli derinden etkileyebileceğini gösteriyor bize. Başlangıçta saf olan aşkı beraber vakit geçirerek yani bir nevi alışkanlık haline gelerek günden güne artıyor. Her gün beraber geçirilen saatler Werther’in aşkını arttırmaktan başka bir şey yapmıyor. Lotte’un nişanlısının gelmesi ise Werther’in acı günlerinin başlangıcı oluyor daha fazla dayanamayıp gidiyor. Hangimiz sevdiğimiz insanın yanında bir başkasını görmeye tahammül edebiliriz ki? Werther’de edemiyor ve en nefret ettiği devlet işine başlıyor. İnsanın iç yüzünü gösteriyor bize. Tek amaçları yükselmek olan ve yükselmek için her türlü yola başvuran insanı gösteriyor bize. Günümüzde de değişen pek bir şey yok. Herhangi bir kurumsal şirkette yahut devlet dairesinde görebileceğimiz gibi insanlar birbirlerinin arkasından konuşuyor, yükselmek için diğerlerini ezmek gerektiğini düşünüyor. Hassas tabiatlı bir insan için böylesi ahlaksız tutumlar dayanılmazdır. Genç Werther hassas ama güçlü bir yüreğe sahiptir ancak ailesinden ayrı olması -ki genç bir bireyin ailesinden ayrı olması haliyle yaralayıcı bir durumdur- ve kitapta bahsi çok az geçse de babasının olmaması -bu kitapta anlatılan tarihin 150 yıl sonrasında ortaya çıkan psikanalitik kuramın temelini oluşturan baba figürüyle de ele alındığında- Werther’in hayatla mücadele ederken zorlanmasına neden oluyor. Bir dönem prensin yanında kalıyor. Yaşlı papazla iyi anlaşıyor. Lotte’un babasıyla da iyi anlaşıyor. Werther’in tabiatındaki aşırılık ve zaman zaman Lotte’un ayaklarına kapanma isteği korunma ve güvende hissetme ihtiyacından ileri geliyor dersem yanılmam sanırım. Belki Lotte’u annesi yerine belki kaybettiği babasının yerine koydu ve duygusal ihtiyaçlarını karşılamak istedi. Ikincil nesneye yönelebilmesi her ne kadar iyi bir durum olsa da kendi egosunu yıkması ve artık her şeyin ötekiyle ilgili olmasına ne kadar dayabilir ki? Hangimiz görmek istediğimiz ilgi beklediğimiz insandan gelmeyince kötü hissetmeyiz ki?


Kitapta Werther’in kaç yaşında olduğunu bilmiyoruz ama benim zihnimde Werther 19-20 yaşlarında bir delikanlı. Kitabı okuduğum ilk zamanlar onun yaşında değildim ama kitabı okuyup intihar etmek isteyen onlarca genç gibi bende de bu etkiyi bırakmıştı. Lise yıllarında bu kitabı okumanın sakıncalı olduğunu elbette bilmiyordum ve kitabı okumaya başladıktan sonra elimden bırakamayıp bitirinceye kadar okumuştum. Bir yandan insana verilmiş en güzel duygunun aşk olduğunu bir yandan da en ölümcül duygunun aşk olduğunu o zamanlar henüz bilmiyordum. Werther benim bu bilmeyişimi çok güzel anlatmış ama. “Böyle mi olmalıydı, insanın mutluluğu aynı zamanda kederinin kaynağı mı olmalıydı?” Zaten çalkantılı olan ruh halim -ergenlik dönemimin her kimlik karmaşası hem ödipal nesnelerimden uzaklaşma çabam- daha o zamanlar bu cümleyi okuduğunda karmakarışık bir hal almıştı. Bu yaşımda yani ilk okuyuşumdan 5-6 yıl sonra yeniden okuduğumda yine aynı etkiyi bırakmaktan geri kalmadı.


Prensle beraber daha fazla yaşayamayacığını anlayan Werther’in yeniden Lotte’un yanına dönmesi ise hikayenin sonuna bizi yaklaştıran olay oldu. Werther bunu biliyordu ama. Lotte’a gitmesinin kendisi için iyi olmayacağını biliyordu. Öyle değil midir zaten bazen bizim için kötü olacağını bilsek de tutkumuzun peşinden koşarız. Bu tutkumuz bizi yakıp küle çevirecek bir yangının içinde olsa bile o yangına hiç düşünmeden atlarız. Sağduyulu düşündüğümüzde garip gelecektir. Insan neden zarar göreceğini bile bile bir şeylerin peşinden gider diye düşünmeden edemiyorum. Olmayacağını bile bile bir aşkın peşinden koşmak niye mesela? Bence burada araya giren önemli bir duygu var. Umut. Umut etmek insanların bir şeylerin peşinden koşmasını kolaylaştırıyor. Labaratuvar fareleriyle yapılan şöyle bir deney okumuştum. Normalde bir farenin boğulmadan suda kalma süresi 15 dakikaymış. Deneyci üç tane fareyi üç ayrı su kabına koyup çırpınmalarını izliyor. 14. dakikada fareleri sudan çıkarıyor. Belli bir süre bekledikten sonra yeniden suya koyuyor ve farelerin ne kadar süre suda kalabileceğini bakıyorlar. Benim beklediğim sonuç 15 dakika daha dayanabilirler en fazlaydı ama fareler 75 dakika suda kalabiliyorlar çünkü birisinin onları sudan kurtaracağı umutları var. Werther’de böyleydi Lotte’un kendisine en ufak bir güzel sözü, bir gülümseyişi onun yeniden umutlanmasını sağlamaya yetiyordu. Bu konuda Werther’e haksızlık yapılmasını istemem. İnsan en ufacık bir gülüşe kanıp kendine acı çektirir mi dememeliyiz. Sevgiliden gelecek en ufak bir gülümseyiş uğruna koca Divan Edebiyatı ortaya çıkmıştır. Öğrenme psikolojisini düşündüğümüzde mesela bir ödül sürekli verildiğinde herhangi bir anlam ifade etmemeye başlar ancak -endüstri ve örgüt psikolojisinde de kullanılan ödül tarifeleri buna örnektir- ödülü bazen verip bazen vermediğinizde koşullama daha kalıcı olur. Öyle ki bazen alamadığımız o gülümseme bile aşkı arttırmaya yeter. Aslında bir noktada hiçbirimizin Werther’den bir farkı yok. İnandığımız şey her ne ise onun peşinden koşarız. Elbette bazen koşmayı bıraktığımız olur ama o zaman bir gariplik olduğunu fark ederiz. Rotası belli olmayan bir geminin denizde savrulup gitmesi gibi biz de inandığımız şeyin peşinden koşmayı bıraktığımızda savrulup gideriz. Yıllar geçer ve psikoloji bölümüne niye geldiğimizi unutabiliriz mesela ya da başkalarında şikayet ettiğimiz insanlara eşit bakma mazlum olanı hor görmeme düsturumuzu unutmuşuzdur. Ama bu kadar karamsar olmaya gerek yok çünkü bir süreliğine durup kendimizi dinlediğimizde kim olduğumuzu hatırlamaya başlarız. Bir süre sadece beklemek, kendimizi dizilerle, filmlerle yahut sırf zaman geçsin diye yaptığımız aktivitelerden sıyırıp bir süreliğine kendimizi dinlediğimizde kim olduğumuzu, ne yapmak istediğimizi hatırlarız. Werther’in belki de şanslı olduğu nadir durumlardan birisiydi bu. Kendini dinleyebiliyordu ve dolayısıyla kendisini analiz edebiliyordu. Içgörüsü yüksek bir karakterdi Wether. Üstelik kendisi hakkında fikirlerini ve zamanını nasıl geçirdiğini anlattığı dostu Wilhelm vardı. Ona karşı dürüst olup yaşadıklarını ve hissettiklerini anlatıyordu. Hislerimiz konusunda kendimizi kolayca kandırabiliriz ancak açık yüreklilikle bir dostumuza hislerimizi anlatırken dürüstüzdür. Wilhelm, Werther’in kötü gidişatıyla ilgili kendisine öğütler verdiğinde Werther onu geri çeviriyordu çünkü aşkı onu çağırıyordu ve gitmekten başka elinden bir şey gelmiyordu. Sonunun kötü olduğunu bile bile bunu yapmak istiyordu.


İntihar eylemi zaman zaman bir anda verilen bir karar olsada evveliyatını iyi anlamak gerektiğini düşünüyorum. Nitekim Werther’de bunları söylüyor. Bir anda karar verdiği bir şey değildi dünyadan ayrılmak. Zaten son dönemlerde yaşadığı şeyler ruh hali şu anda bizlerin tabiriyle tam bir depresyon ve melankoli halini gösteriyor. Zaman zaman kuvvet buldukça Lotte’a ulaşmak için bir şeyler yapıyor ve belki de hayatı boyunca en mutlu olduğu anı Lotte ile yaşadıktan sonra bu dünyadan ayrılıyor. En güzel an sevgiliyle geçirilen ruhların iç içe geçtiği an değil midir? Werther’in de dediği gibi “İnsanı gerekli kılan tek şey sevgidir kuşkusuz.”


Yayınlanma: 24.11.2021 12:32

Son Güncelleme: 24.11.2021 12:48

Kaygı (Anksiyete) Bozuklukları
Varoluşsal Anlam Arayışı
Yapay zeka ile, kişiselleştirilmiş destek:
Menta AI
Yapay zeka ile,
kişiselleştirilmiş destek:
Menta AI

Şimdi indir, konuşmaya başla

App Store'dan İndirGoogle Play'den İndir
Bunları da sevebilirsiniz...

Başlamak: Eylemin ve İlk Adımın Psikolojisi

Hayatımızda yeni bir alışkanlığa, bir projeye ya da kendimize bakma ritüeline başlamak çoğu zaman göz korkutucu görünür. Genellikle o efsanevi "doğru anı" ya da içimizde bizi uçuracak o büyük isteği, yani motivasyonu hissetmeyi bekleriz. Ancak psikoloji, terapi dünyası ve kadim bilgelik öğretileri, başlamak konusundaki en büyük yanılgılarımızı birer birer gözler önüne seriyor. Gerçek bir başlangıç; motivasyonun gelmesini pasif bir şekilde beklemekle değil; eylemin kendisini, anlamın çağrısını ve bedenin o sessiz bilgeliğini keşfetmekle mümkündür.1. Motivasyon Miti: Harekete Geçmek İçin BeklemeyinBaşlamak istediğimizde bizi durduran en büyük ve en sinsi engel, zihnimizin kuytu köşelerinde dönüp duran olumsuz kısır döngülerdir. Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) modelinin bize öğrettiği en özgürleştirici gerçek şudur: Durumlar ya da hayatın getirdiği olaylar kendi başlarına bizi kilitleyemez; asıl mesele, bizim bu anları nasıl yorumladığımız ve onlara hangi görünmez anlamları yüklediğimizdir.O "doğru anı" ararken zihnimizden sessizce geçen "Asla başaramayacağım" ya da "Yine yarım bırakacağım" fısıltıları, birer mutlak gerçekmiş gibi anında içimizi kaplar. Bu olumsuz otomatik düşünceler, ruhumuzda kaygı, yetersizlik ve suçluluk gibi ağır duyguların fırtınasını koparır. Bu fırtınaya bedensel bir gerginlik, düğümlenen bir boğaz ya da hızlanan kalp çarpıntıları eşlik eder. Sonuç olarak, bu yoğun ve huzursuz edici bedensel hislerden kaçınmak için o an en kolay sığınağa kaçarız: Başlamayı ertelemek. Eylemden kaçındıkça, içimizdeki o "başaramayacağım" inancı daha da beslenir ve kendi kendini gerçekleştiren, aşılmaz görünen o olumsuz tuzağın tam ortasına yerleşiriz.Bu döngüyü kırmanın tek yolu, zihnimizin bize oynadığı bu büyük oyunu, yani "motivasyon yanılgısını" ortadan kaldırmaktır. Harekete geçmek için önce motivasyon hissetmemiz gerektiği inancı, bizi aynı yerde tutan tatlı bir yanılsamadır. Psikoterapi odalarında kanıtlanmış en büyük gerçek şudur: Eylem isteği ve o aradığımız motivasyon, aslında kişi kendini nazikçe ama kararlılıkla harekete geçirdikten sonra bir ödül gibi kendiliğinden ortaya çıkar. İçimizdeki fırtınanın tamamen dinmesini beklemek yerine, kendimize şefkat göstererek çok küçük, mikroskobik de olsa bir adım atmak, o devasa kısır döngüyü yerle bir etmenin yegane ve en cesur yoludur.2. Mükemmeliyetçilik Tuzağı ve Başlangıç SebatıYeni bir yola çıkarken zihnimiz bizi sıklıkla "ya hep ya hiç" diyen o mükemmeliyetçi düşünce kalıplarıyla sabote eder. Kendi kendimize fısıldarız: "En iyisini yapamayacaksan, hiç başlama!". En başta, olmak istediğimiz kadar kusursuz olamayabiliriz. Ancak unutmamak gerekir ki Aaron Beck yola doğrudan bir kuramcı olarak çıkmadı, Sokrates de ilk günden Sokrates olmadı. Yol göstericilerimizden öğrendiğimiz en değerli şey; merakın ve gözlemci bir zihin yapısına sahip olmanın, hazır yanıtlardan çok daha kıymetli olduğudur.Değişim için gereken hedeflerin kademeli, gerçekçi, kısa zamanlı ve bizim kontrolümüzde olmasına özen göstermeliyiz. Sadece ön kapıyı açıp kapamak ya da bahçe kapısına kadar yürümek gibi en küçük mikro adımlarla başlamak, başarısızlık korkusunun yarattığı o dondurucu felci kırar. Bu küçük adımların getirdiği her minik başarı hissi, kendimize olan güveni ve değişime olan inancımızı tazeleyerek bizi bir sonraki basamağa usulca hazırlar.3. Viktor Frankl: Başarı Paradoksu ve Kemerin GücüYeni bir başlangıç yaparken, gözümüzü sadece "başarıya" ya da "sonuca" dikmek bizi bir anda kilitleyebilir. Viktor Frankl’ın o çok değerli felsefesinde belirttiği gibi; başarı da tıpkı mutluluk gibidir, peşinden koşarak yakalanamaz. Biz ne zaman kendimizden daha büyük, daha anlamlı bir amaca odaklanırsak, başarı zaten o adanmışlığın doğal ve güzel bir yan etkisi olarak hayatımızda kendiliğinden belirir. Sonucu tamamen unutup bilincimizin sesine kulak verdiğimizde ve sadece o an elimizden gelenin en iyisini yapmaya odaklandığımızda, başarı zaten uzun vadede bizi sessizce takip edecektir.Logoterapinin ruh sağlığına dair bakışı, alışılagelmiş ezberleri bozar. Ruh sağlığı, sanılanın aksine hiçbir fırtınanın kopmadığı, tamamen gerilimsiz bir iç dengeden (homeostasis) ibaret değildir. İnsanın asıl ihtiyacı olan şey, mutlak bir hareketsizlik değil; uğrunda mücadele etmeye, emek vermeye değer bir hedefin, yani "anlamın" o davetkar çağrısıdır.Frankl bu yapıcı gerilimi harika bir mimari metaforla açıklar: Bir mimar, zamanın yıprattığı eski bir kemeri güçlendirmek istediğinde onun üzerindeki yükü artırır; çünkü tepeden binen o ağırlık, kemerin parçalarını birbirine çok daha sıkı kenetler. Hayatın önümüze çıkardığı sorumluluklar, iyileşmek için kendimize verdiğimiz cesur sözler ve başlamanın yarattığı o yapıcı içsel gerilim, bizi yıkmak için değil; aksine içsel yapımızı sağlamlaştırıp bizi bir arada tutmak içindir. Hayatta karşılaştığımız zorlukları her zaman kendimiz seçemeyiz; ama o şartlar karşısında nasıl bir duruş sergileyeceğimizi seçme gücü her zaman bizim elimizdedir.4. Beden Şimdiki Zamandadır: Yavaşlamanın ve İçsel Farkındalığın BilgeliğiZihin; pişmanlıklarla dolu geçmişe veya kaygılarla bezeli geleceğe kaçmayı çok seven amansız bir zaman yolcusudur; oysa bedenimiz her an yalnızca şimdiki zamandadır. Başlamak, yani o ilk adımı cesaretle atabilmek için önce zihnin ürettiği gürültülü ve korku dolu hikayelerden çıkmalı; bedenin ve nefesin o güvenli gerçekliğine demirlenmeliyiz. Travma bilgili yoga öğretileri, kendimizle yeniden güven inşa etmenin yolunun bedenimizdeki duyumları fark etmekten geçtiğini söyler.Bedenimizin o incecik fısıltılarına kulak vermediğimizde, derinlerde bir yerde kendimize temel ihtiyaçlarımızı karşılayamayacağımız, kendimizi güvende tutamayacağımız mesajını veririz. Ve beden, sesini duyuramadıkça en sonunda fısıltılarını birer çığlığa dönüştürmek zorunda kalır. Oysa içsel farkındalığımızı nazikçe geliştirerek bedenimizi tehditkar bir yabancı değil, bilge bir dost olarak görmeye başlayabiliriz. Hayatı her an bir yerlere yetişmeye çalışarak hızlı şeritte yaşamaya karşı, bilinçli bir şekilde yavaşlamak elimizdeki en büyük panzehirdir.Yavaşça hareket etmek veya sadece nefesin bedenimizdeki salınımını fark etmek, bazen aşırı uyarılmış zihnimize "sıkıcı", "çekici olmayan" ya da "ezikçe" bir eylem gibi gelebilir. Ancak tam olarak o koşturmacanın, endişenin ve gürültünün ortasında aradığımız o dinginlik ve sessizlik, tam da bu yavaş ve sakin anların kalbinde gizlidir. Günde sadece beş ya da on dakikalık nazik bir hareket veya nefes pratiği bile, sinir sistemimizi o hırçın "savaş ya da kaç" modundan parasempatik (sakinleştirici) limana usulca yanaştırır ve bizi eyleme en şefkatli şekilde hazırlar.5. İçsel Bir Yolculuğa Başlamak: En Cesur İyileşme AdımıBazen de en büyük ve en önemli başlangıç, dışarıdaki bir hedefe doğru değil, kendi içimize doğru atılan o ilk adımdır. Hayatın fırtınaları karşısında geliştirdiğimiz o koruyucu "güvenlik operasyonlarımızı", yani bizi koruduğunu sandığımız ama aslında dünyadan ayıran görünmez "duvarlarımızı" (örn: insanlardan kaçma, duygularımızı içe gömme, aşırı kontrol arayışları) fark etmek, iyileşmenin asıl başladığı yerdir. Kendimizi anlamaya, kendimize şefkatle yaklaşmaya adanmış derin bir bağ kurmak, atabileceğimiz en cesur başlangıç adımıdır.Şartlarımız ne kadar kısıtlayıcı görünürse görünsün, o şartlar karşısında nasıl bir duruş sergileyeceğimizi seçme gücü her zaman bizim elimizdedir. Bu içsel özgürlük, dış dünyadan bağımsız bir şekilde içimizde taşınmayı bekleyen bir cevherdir. Tıpkı Frankl’ın kemer metaforunda olduğu gibi; hayatın üzerimize yüklediği o kederler ve yükler bizi ezmek zorunda değildir. Kendimizi anlamaya adanmış derin ve güvenli bir terapi veya iyileşme yolculuğuyla, bu yükler bizi geleceğe çok daha sağlam bağlayan birer anlam harcına dönüşebilir. Kendi kısır döngülerimizi kırarak kendimizi aşmak ve kendimizle yeniden dost olmak, hayatımıza verebileceğimiz en güzel ve en kalıcı hediyedir. Kendinize karşı nazik olun ve o içsel yolculuğa başlamak için bugün küçük bir adım atın.

Neden Şema Terapi?

Neden Şema Terapi?Kavramsal Bir BakışŞema Terapi, Jeffrey E. Young ve çalışma arkadaşları tarafından bilişsel davranışçı terapinin geliştirilmiş ve bütüncül bir formu olarak ortaya konmuş bir psikoterapi yaklaşımıdır. Bu model, insan psikolojisini yalnızca düşünce ve davranış düzeyinde ele almaz; bireyin duygusal dünyasını, erken dönem yaşantılarını, bağlanma ilişkilerini ve kişilik gelişimini de merkeze alır.Şema Terapi’nin temel varsayımı, bireyin çocukluk ve ergenlik döneminde karşılanmamış temel duygusal ihtiyaçlarının, yaşamın ilerleyen dönemlerinde “erken dönem uyumsuz şemalar” olarak yeniden etkinleştiğidir. Bu şemalar, kişinin kendisi, diğer insanlar ve dünya hakkında geliştirdiği derin, köklü inanç kalıplarıdır.Bu yaklaşım; bilişsel davranışçı terapi, bağlanma kuramı, nesne ilişkileri kuramı, Gestalt terapi, psikanalitik kuram ve deneyimsel tekniklerin güçlü yönlerini bir araya getirerek bütüncül bir tedavi modeli sunar. Böylece yalnızca semptomların azaltılması değil, bu semptomların altında yatan yapısal nedenlerin de ele alınması mümkün olur.Özellikle kronik depresyon, kişilik bozuklukları, travma sonrası örüntüler ve tekrarlayan ilişki problemleri yaşayan bireylerde Şema Terapi, yüzeydeki belirtilerden ziyade bu belirtileri sürdüren derin psikolojik yapıları hedef alır.Bilişsel Davranışçı Terapiden Şema TerapiyeBilişsel Davranışçı Terapi (BDT), modern psikoterapinin en güçlü ve en çok araştırılmış yaklaşımlarından biridir. Depresyon, anksiyete bozuklukları, obsesif kompulsif bozukluk, yeme bozuklukları, cinsel işlev bozuklukları, somatik belirti bozuklukları ve madde kullanım bozuklukları gibi birçok alanda etkinliği bilimsel olarak kanıtlanmıştır.BDT’nin temel odağı, bireyin işlevsiz düşüncelerini fark etmesi, bunları yeniden yapılandırması ve davranışlarını değiştirmesidir. Bu yaklaşım birçok danışan için oldukça etkili ve kısa sürede sonuç verici olabilir.Ancak bazı durumlarda, semptomlar azalsa bile uzun vadede benzer sorunların tekrar ortaya çıktığı gözlemlenebilir. Bunun temel nedenlerinden biri, semptomları besleyen daha derin şema yapılarının değişmeden kalmasıdır.Şema Terapi, BDT’nin bu sınırlılığını tamamlayıcı bir yaklaşım olarak geliştirilmiştir. Amaç yalnızca semptomları azaltmak değil, bu semptomların kökeninde yer alan duygusal yaraları, çocukluk deneyimlerini ve temel inanç sistemlerini dönüştürmektir.Bu nedenle Şema Terapi, “neden tekrar ediyor?” sorusuna odaklanır ve bireyin yaşam döngüsünü daha derin bir düzeyde anlamlandırmasını sağlar.Örnek: AgorafobiAgorafobisi olan bir danışan, BDT sürecinde kaçınma davranışlarını azaltabilir, dışarı çıkma becerisini yeniden kazanabilir ve panik belirtilerinde belirgin bir düşüş yaşayabilir. Bu, terapinin önemli ve değerli bir kazanımıdır.Ancak danışanın zihninde “Dünya tehlikelidir”, “Kontrolü kaybedersem başıma kötü şeyler gelir” veya “Tek başıma güvende değilim” gibi köklü şemalar varlığını sürdürüyorsa, stresli yaşam olayları bu belirtileri yeniden tetikleyebilir.Şema Terapi bu noktada devreye girerek yalnızca kaçınma davranışını değil, bu davranışı doğuran temel güvenlik algısını da ele alır. Terapötik süreçte danışan, güvenli bağlanma deneyimi geliştirir ve içsel olarak daha dayanıklı bir yapı kazanır.Örnek: Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB)OKB tedavisinde BDT, özellikle maruz bırakma ve tepki önleme teknikleriyle oldukça etkilidir. Obsesyonlar ve kompulsiyonlar azaldığında danışanın günlük yaşam kalitesi belirgin şekilde artar.Ancak bazı danışanlarda, özellikle uzun yıllar süren OKB öykülerinde, altta yatan kişilik örüntüleri devam edebilir. Mükemmeliyetçilik, aşırı sorumluluk alma, hata yapmaktan yoğun korkma, kusurluluk şeması veya yüksek standartlar gibi yapılar bu bireylerde sık görülür.Şema Terapi, bu noktada yalnızca ritüelleri azaltmayı değil, kişinin kendisiyle kurduğu ilişkiyi de dönüştürmeyi hedefler. Danışan, “hata yaparsam değersiz olurum” gibi temel inançları fark eder ve bunları daha gerçekçi ve şefkatli inançlarla değiştirmeyi öğrenir.Bu dönüşüm, yalnızca semptomların değil, yaşam tarzının da kalıcı olarak değişmesini sağlar.Şema Terapinin Temel AmacıŞema Terapinin temel amacı, bireyin çocukluk ve ergenlik döneminde karşılanmamış temel duygusal ihtiyaçlarını fark etmesini ve bu ihtiyaçları sağlıklı yollarla karşılamasını sağlamaktır.Bu ihtiyaçlar evrenseldir ve her birey için kritik öneme sahiptir. Şema Terapi, bu ihtiyaçların karşılanmamasının psikolojik sorunların temelini oluşturduğunu kabul eder.Bu süreçte birey;•⁠ ⁠Sevgi, kabul ve güvenli bağlanma ihtiyacını,•⁠ ⁠Özgürlük, özerklik ve bağımsızlık ihtiyacını,•⁠ ⁠Kendini ifade etme ve duygularını paylaşma ihtiyacını,•⁠ ⁠Oyun, spontanlık ve keyif alma ihtiyacını,•⁠ ⁠Gerçekçi sınırlar ve özdenetim geliştirme ihtiyacını yeniden yapılandırmayı öğrenir.Şema Terapi, bireyin yalnızca semptomlarını azaltmayı değil, yaşam kalitesini bütüncül olarak artırmayı hedefler. Bu nedenle terapi süreci hem bilişsel hem duygusal hem de deneyimsel düzeyde ilerler.Şemaların KökeniŞemalar genellikle çocukluk döneminde oluşur. Ebeveynlerin aşırı eleştirel, aşırı koruyucu, ihmal edici veya tutarsız olduğu durumlarda çocuk, dünyayı ve kendisini anlamlandırmak için bazı temel inançlar geliştirir.Örneğin:•⁠ ⁠Sürekli eleştirilen bir çocuk “Yetersizim” şemasını geliştirebilir.•⁠ ⁠Duygusal olarak ihmal edilen bir çocuk “Sevilmeye değer değilim” inancına sahip olabilir.•⁠ ⁠Aşırı korunan bir çocuk “Tek başıma yapamam” şemasını geliştirebilir.Bu şemalar çocuklukta uyum sağlayıcı gibi görünse de yetişkinlikte işlevsiz hale gelir.Başa Çıkma ModlarıŞema Terapi yalnızca şemaları değil, bireyin bu şemalarla nasıl başa çıktığını da inceler. Bu başa çıkma biçimleri üç ana kategoriye ayrılır:•⁠ ⁠Kaçınma: Duygusal acıdan uzak durma•⁠ ⁠Teslim olma: Şemanın doğruluğunu kabul etme•⁠ ⁠Aşırı telafi: Şemayı tersine çevirerek aşırı kontrol geliştirmeBu modlar, bireyin kısa vadede rahatlamasını sağlasa da uzun vadede sorunların sürmesine neden olur.Terapötik SüreçŞema Terapi süreci genellikle üç temel aşamadan oluşur:1.⁠ ⁠Değerlendirme ve farkındalık: Şemaların ve modların belirlenmesi2.⁠ ⁠Duygusal çalışma: Çocukluk deneyimlerinin yeniden işlenmesi3.⁠ ⁠Davranışsal değişim: Yeni başa çıkma becerilerinin geliştirilmesiBu süreçte bilişsel tekniklerin yanı sıra imgeleme çalışmaları, sandalye teknikleri ve deneyimsel müdahaleler sıklıkla kullanılır.Şema Terapinin Yaşam Üzerindeki EtkisiŞema Terapi, bireyin yalnızca psikolojik belirtilerini değil, yaşamının genel kalitesini de dönüştürmeyi hedefler. Terapi sürecinin ilerlemesiyle birlikte birey:•⁠ ⁠Daha sağlıklı ilişkiler kurabilir,•⁠ ⁠Duygularını daha açık ifade edebilir,•⁠ ⁠Kendine yönelik eleştiriyi azaltabilir,•⁠ ⁠Daha gerçekçi hedefler belirleyebilir,•⁠ ⁠Yaşamdan daha fazla tatmin alabilir.Bu dönüşüm, yalnızca semptomların ortadan kalkması değil, aynı zamanda daha bütünlüklü bir benlik deneyiminin oluşması anlamına gelir.Kaynakça (APA)Young, J. E., Klosko, J. S., & Weishaar, M. E. (2003). Schema therapy: A practitioner’s guide (ss. 21–24). New York, NY: Guilford Press.Psikolog Özge Öz Batır

Bilişsel Davranışçı Terapi

Bilişsel Davranışçı Terapi'de Bilişsel Model: Olaylar Değil, Onlara Verdiğimiz Anlam Duygularımızı ve Davranışlarımızı ŞekillendirirGünlük yaşamda çoğu zaman yaşadığımız olayların bizi doğrudan mutlu, üzgün ya da kaygılı yaptığını düşünürüz. Oysa Bilişsel Davranışçı Terapi’nin (BDT) temelini oluşturan bilişsel model, yaşadığımız duyguların yalnızca olaylardan değil, olayları nasıl algıladığımızdan ve nasıl yorumladığımızdan etkilendiğini savunur. Başka bir ifadeyle, aynı olay iki farklı kişi tarafından farklı şekillerde değerlendirilebilir ve bunun sonucunda birbirinden tamamen farklı duygusal tepkiler ortaya çıkabilir.Bilişsel modele göre süreç şu şekilde işler:Durum veya olay → Otomatik düşünceler → Duygusal, davranışsal ve fizyolojik tepkilerYaşadığımız her olayın ardından zihnimiz saniyeler içinde birçok düşünce üretir. Bu düşünceler çoğu zaman fark edilmeden gerçekleşir ve “otomatik düşünceler” olarak adlandırılır. Otomatik düşünceler; hızlı, kendiliğinden ortaya çıkan ve genellikle doğruluğu sorgulanmadan kabul edilen düşüncelerdir. Aslında bizi etkileyen olayın kendisi değil, o olay hakkında geliştirdiğimiz bu düşüncelerdir.Örneğin, bir arkadaşınızın size selam vermeden yanınızdan geçtiğini düşünün. Eğer aklınızdan “Bana kırgın olmalı.” düşüncesi geçerse üzülebilir ya da kaygı gibi duyguları hissedebilirsiniz. Ancak aynı durumu “Muhtemelen beni fark etmedi.” şeklinde varsayımla yorumladığınızda duygusal tepkiniz çok daha farklı olacaktır. Olay değişmemiştir; değişen yalnızca olaya yüklediğiniz anlamdır.Bu nedenle BDT’de amaç yalnızca kişinin yaşadığı sorunları konuşmak değildir. Aynı zamanda o sorunların arkasındaki düşünce biçimlerini fark edebilmesine yardımcı olmaktır. Çünkü düşünceler işlevselleştikçe duygular ve davranışlar da daha anlamlı hale gelmeye başlar.Otomatik düşünceler her zaman gerçeği yansıtmayabilir. Geçmiş yaşantılarımız, öğrenme deneyimlerimiz ve sahip olduğumuz inançlar, olayları yorumlama biçimimizi etkileyebilir. Özellikle stresli dönemlerde zihnimiz olayları daha olumsuz değerlendirmeye eğilim gösterebilir. Bu nedenle otomatik düşüncelerimizi fark etmek ve doğruluğunu değerlendirmek psikolojik iyilik hâli açısından oldukça önemlidir.Peki otomatik düşüncelerimizi nasıl fark edebiliriz?Bunun en etkili yollarından biri, duygu durumumuzda ani bir değişiklik hissettiğimiz anda kendimize şu soruyu sormaktır:“Şu anda aklımdan ne geçiyor?”Bu basit soru, çoğu zaman farkında olmadan zihnimizden geçen düşünceleri görünür hâle getirir. Özellikle aniden kaygılandığımızda, üzüldüğümüzde, öfkelendiğimizde veya suçluluk hissettiğimizde bu soruyu sormak, düşünce-duygu bağlantısını anlamamıza yardımcı olur.Otomatik düşünceleri fark etmemizi sağlayabilecek bazı ipuçları vardır. Kendinizi beklenmedik şekilde huzursuz, kaygılı ya da mutsuz hissettiğinizde, normalde göstermeyeceğiniz davranışlar sergilediğinizde veya çarpıntı, nefes darlığı, kas gerginliği gibi bedensel belirtiler yaşadığınızda zihninizden geçen düşünceleri gözden geçirmek faydalı olabilir.Bilişsel Davranışçı Terapi’de yalnızca otomatik düşünceler değil, bu düşüncelerin temelinde yer alan daha derin inançlar da önemlidir. Bu süreçte bilişsel kavramsallaştırma adı verilen bir yöntem kullanılır. Bilişsel kavramsallaştırma, kişinin yaşadığı güçlükleri bütüncül bir bakış açısıyla anlamayı amaçlayan sistematik bir değerlendirme sürecidir.Bu değerlendirme sırasında kişinin mevcut sorunları, belirtileri, yaşam öyküsü, stres kaynakları, olaylara verdiği anlamlar ve baş etme biçimleri birlikte ele alınır. Aynı zamanda kişinin kendisi, diğer insanlar ve gelecekle ilgili geliştirdiği temel inançlar da değerlendirilir. Çünkü bu inançlar, günlük yaşamda ortaya çıkan otomatik düşüncelerin oluşmasında önemli rol oynar.Örneğin “Yeterince iyi değilim.” temel inancına( katı ve aşırı genellenmiş inanç) sahip bir kişi, küçük bir eleştiriyi bile başarısız olduğunun kanıtı olarak yorumlayabilir. Buna karşılık daha sağlıklı inançlara sahip biri aynı durumu gelişim fırsatı olarak değerlendirebilir. Bu nedenle terapi sürecinde yalnızca yüzeyde görünen düşünceler değil, onların beslendiği temel inançlar üzerinde de çalışılır.Bilişsel kavramsallaştırma, terapistin danışanı daha iyi anlamasını ve terapi sürecini kişiye özgü şekilde planlamasını sağlar. Danışanın yaşadığı sorunların nasıl başladığı, hangi olaylarla tetiklendiği, hangi düşüncelerle sürdüğü ve bu süreçte kullandığı baş etme yöntemleri değerlendirilerek kişiye uygun bir yol haritası oluşturulur. Bu yol haritası terapi boyunca yeni bilgiler doğrultusunda güncellenebilir.Sonuç olarak bilişsel model bize önemli bir gerçeği hatırlatır: Yaşadığımız olayları her zaman değiştiremeyebiliriz; ancak o olaylara yüklediğimiz anlamı fark edebilir ve gerektiğinde yeniden değerlendirebiliriz. Düşüncelerimizi tanımak, sorgulamak ve daha gerçekçi bakış açıları geliştirmek; duygularımızı düzenlememize, daha işlevsel davranışlar sergilememize ve yaşam kalitemizi artırmamıza katkı sağlar.Psikolojik garkındalık çoğu zaman olayların değişmesiyle değil, olaylara bakış açımızın değişmesiyle başlar. Bilişsel Davranışçı Terapi de tam olarak bu değişimi desteklemeyi amaçlar. Bu nedenle düşüncelerimizi fark etmek, onları anlamak ve gerektiğinde yeniden yapılandırmak, ruh sağlığımızı güçlendiren en önemli adımlardan biridir.Bilişsel Model Neden Önemlidir?Bilişsel modelin en önemli katkılarından biri, bireyin yaşadığı psikolojik güçlükleri yalnızca belirtiler üzerinden değil, bu belirtilerin altında yatan düşünce süreçleriyle birlikte ele almasıdır. Bu yaklaşım, kişinin kendisini daha iyi tanımasına ve yaşadığı duyguların nedenlerini anlamasına yardımcı olur. Duygular çoğu zaman kontrol edilemez gibi görünse de, bu duyguları ortaya çıkaran düşünce kalıpları fark edildiğinde değişim için önemli bir fırsat oluşur.Terapi sürecinde birey, karşılaştığı olaylara verdiği otomatik tepkileri gözlemlemeyi öğrenir. Zamanla bu düşüncelerin her zaman gerçeği yansıtmadığını fark ederek daha dengeli ve gerçekçi alternatifler geliştirebilir. Bu değişim yalnızca yaşanan probleme değil, kişinin yaşamın farklı alanlarında karşılaştığı zorluklara yaklaşımına da olumlu katkı sağlar. İş yaşamı, aile ilişkileri, arkadaşlıklar ve akademik yaşam gibi birçok alanda daha sağlıklı kararlar alabilmek mümkün hâle gelir.Bilişsel model, bireyin geçmiş yaşantılarının bugünkü düşünce biçimlerini etkileyebileceğini kabul ederken, kişinin bu düşünceleri değiştirme ve daha işlevsel bakış açıları geliştirme kapasitesine de vurgu yapar. Bu nedenle Bilişsel Davranışçı Terapi, yalnızca mevcut belirtileri azaltmayı değil, aynı zamanda bireyin gelecekte karşılaşabileceği güçlüklerle daha etkili başa çıkabilmesini sağlayacak kalıcı beceriler kazandırmayı amaçlamaktadır.Psikolog Özge Öz Batır