İçeriğe geç
  1. Uzmanlar
  2. Muhammed Cihad IŞIK
  3. Blog Yazıları
  4. FEMİNİST BAKIŞ AÇISIYLA FİLM OKUMASI -BEN SENİN BİLDİĞİN ERKEKLERDEN DEĞİLİM-

FEMİNİST BAKIŞ AÇISIYLA FİLM OKUMASI -BEN SENİN BİLDİĞİN ERKEKLERDEN DEĞİLİM-

İnsanlığın iki cinsi kadın ve erkek. Yıllarca sürmüş olan düzeni sağlamış olan erkeğin zamanla oluşturduğu düzenin bozulmasından sonra kadınların da bu düzende söz sahibi olmaya başlamasıyla sonuçlanmıştır. Bu düzen birçok alana sirayet etmiştir. Siyasi alanda kadınlar ülke yönetiminde kimi milletlerde söz sahibiyken örneğin Türkler kimi milletlerde söz sahibi olamamışlardır örneğin Avrupa. Oy kullanım hakkının kadınlara yıllarca verilmemesi de sosyal alanda kadını geri planda tutan önemli bir etkendi. Iş alanında ise ayrı rütbede çalışan kadın ve erkeğin farklı maaşlar alması ya da ayrı rütbede çalışmalarına rağmen kadının erkekten daha az saygınlık görmesi zamanla kadınların bütün alanlarda daha fazla söz sahibi olmasıyla sonuçlanmıştır.


 


Filmi Feminist Bakış Açısıyla Okumak

“Feminizm, temelde cinsiyet ayrımcılığına karşı tavır alan, kamu ve özel bütün alanlarda kadınların maruz kaldığı baskıların ve denetimlerin ortadan kaldırılması gerekliliğini savunan ve ataerkil yapılanmaların önüne geçerek kadınların meşru haklarına ulaşmada mücadele eden bir yaklaşımdır.”[1] Kadınların yıllardır dile getirmek istedikleri sözleri, açığa vuramadıkları duygularını erkeklere hatta tüm dünyaya göstermelerini sağlayan bir yol olmuştur feminizm. Kadınların ve erkeklerin her alanda eşit olduğu bir dünya tasavvurunu anlatan edebi eserler yazılmış yahut filmler çekilmiştir. Türk sinemasında kadın ve erkeğin rollerini değiştiği “Şendul Şaban” filmi ise buna verilebilecek bir örnektir. Ancak Şendul Şaban filminde sadece iki karakter, karı-koca rollerini değiştirmiştir. Bir de bu durumun tüm dünyaya sirayet etmiş halini düşündüğümüzde düzenin çok farklı olacağı açıktır. Bu durumun örneğini ise incelediğim filmde açıkça görülüyor.


Film Anlatımı ve Günümüz Dünyasıyla İlişkisi

Günümüz Fransa’sında geçen filmin adı “Ben Senin Bildiğin Erkeklerden Değilim”. Filmin henüz başında çeşitli kostümler giymiş çocukları görüyoruz. Cinsiyet ayrımının göze çarpmadığı kostümler giymişler. Pamuk prenses rolünü oynayacak kızın bir sebepten ötürü rolünü oynayamayacak olması sonucu erkek çocuklardan birisi ben oynarım diyerek kostümü giyiyor ancak sahneye çıktığında seyircilerin tamamı pamuk prenses giymiş çocuğa gülüyorlar. Bu durum çocukta travmatik bir etki bırakıyor. Bu travmatik olayı yaşayan çocuğun yıllar sonra psikologuyla yaptığı görüşmede anlatan filmin ana karakteri Damien olarak görüyoruz. Damien genç ve kadınların ilgisini çekebilen çapkın olarak nitelendirilebilecek bir erkek. Kadınlarla rahat bir şekilde iletişim kurabiliyor. Damien’in yazar arkadaşı Christophe’un bir kitabevindeki imza gününe katılan Damien orada etkili bir duruşa sahip olan Alexandra ile karşılaşıyor. Alexandra Christophe’un asistanı ve Damien’in karşılaştığı öteki kadınlardan farklı. Christophe ile oradan çıkan Damien sokakta yürürken göremediği bir direğe başını çarpıyor ve her şeyin değiştiği bir dünyaya uyanıyor. Alışık olduğumuz düzenin tam zıttı bir dünyada gözlerini açıyor. Kadınların doğum yaptığı ancak doğum iznine erkeklerin ayrıldığı, kasapta karı koca olarak çalışan çiftten kadının kasaplık yapıp erkeğin kasada durduğu bir dünya. Alışık olduğumuz dünyada hiç kadın çöpçü yoktur ancak bu dünyada çöpçülük yapanlar kadınlardır. Ağır işler kadının elindedir. Erkek bakıma muhtaç ve bir kadına sırtını yaslaması gereken konumdadır. Tarih boyunca kadının ve erkeğin kendilerine oluşturdukları tüm roller yer değiştirmiştir. Film kadınların yaşadıkları ayrımcılıkları göstermesi açısından faydalıdır. Örneğin bir bar sahnesinde Damien bardaki kadından içki ister ve içmeye başlar o sırada masada oturan başörtülü iki erkek vardır. Onlar da bardaki kadından servis isterler, iki kahve içmek istiyorlardır ancak başörtülü olmaları o barda servis almalarına imkan vermemektedir. Radikal feministler için ütopya olarak görülebilecek bir dünya gözümüzün önündedir ancak geniş perspektiften bakıldığı taktirde aslında yaşadığımız dünyadan bir farkının olmadığı görülmektedir çünkü değişen şey sadece roller. Feminizmin temeli kadın ve erkeğin eşit şartlarda olması üstünedir. Kadının üstün olması feminizmin ilkesi değildir. Bu noktada radikal feministleri dışarıda bırakarak filmde anlatılan dünyanın kadının ve erkeğin yaşadığı zorluklar konusunda empati yapmasını sağlamak olduğu düşünülebilir. Ataerkil dünyada erkeklerin herhangi bir zorluk yaşamadığı ve tüm zorlukları kadının yaşadığı anlatılır ancak doğumdan itibaren sosyal inşacı bir şekilde erkeğe yüklenen sorumluluklar ve zorunluluklar da erkeğin yaşamını güçleştirmektedir. Üstelik kadının yaşadığı zorlukları doğumdan itibaren seçemediği, toplumun ona yüklediği gibi toplum erkeğe de birçok zorluk yüklemektedir. Zeybekoğlu’nun sözleri bu durumu açıklar niteliktedir. Son yıllarda yapılan alan çalışmalarında, erkek olmanın bedellerine “imkansız erkeklik” kavramıyla dikkat çekilmeye başlanmıştır. Ataerkil sistem ile toplumsal cinsiyet pratiklerinin erkek bireye uyguladığı dayatmalardan bahsedilmiştir. “Erkek olabilmek” için bireyin neler yapması gerektiği ve dolayısıyla bütün bunların yalnızca kadınları değil erkekleri de olumsuz etkilediğine ilişkin somut deneyimler ortaya konulmuştur(Zeybekoğlu, 2010: 2). Filmin başındaki dünyada Damien’in kadın versiyonu olarak düşünülebilecek olan Alexandra’dan bahsetmek yerinde olacaktır.


Baskın Kadın Karakter Alexandra

Alexandra, Christophe’un asistanıyken kadın egemen dünyada Alexandra ünlü bir yazar ve Christophe onun asistanıdır. Alexandra yalnız ve güçlü bir kadındır. Birçok günübirlik ilişki yaşar, parası vardır, şöhreti vardır. Ataerkil düzende viski içen erkek bu filmde Alexandradır. Filmlerin genelinde bir klişe olarak gözümüze çarpan durum bu filmde de vardır. Alexandra günübirlik ilişkiler yaşayan, bir kez görüştüğü ve ilişki yaşadığı bir erkekle yeniden görüşmeyen ve bu sebeple kendisine takıntılı erkeklerin olduğu bir kadındır. Yıllara bölünmüş olan kavanozları vardır ve her kavanozda bilyeler bulunmaktadır. Bilyeler beraber olduğu erkekleri simgeler. Bu yolla yıllar içerisinde kendisindeki cinsel dürtüyü hesaplayabilmektedir. İzlediğimizde farklı gelen bu durumda aslında hiçbir gariplik bulunmamaktadır. Toplum bir erkeğin cinsel deneyimlerini genel gelişmesinin belirtileri olarak görmektedir; buna karşılık bir kadının yaşamındaki benzer deneyimlere korkunç bir felaket, şerefin ve insanda iyi ve soylu olan her şeyin yitirilmesi olarak bakılır.[2] Çünkü erkek bunu yapabiliyorsa ve toplum tarafından garip karşılanmıyorsa kadın yaptığı zaman da garip karşılanmamalıdır. Filmin başında Damien’in birçok kadınla beraber olmaya çalışması ya da filmin devamında Alexandra’nın birçok erkekle beraber olması bir nevi fahişelik gibi algılanmamalıdır çünkü “fahişe gerektiği gibi tanımlanacak olursa cinsel ilişkilerini kazanç amacına bağlayan kişi’den başka bir anlama gelmeyecektir.”[3] Her iki karakterin yaşam tarzı günümüzde kadın ve erkeği anlayabilmek ve her iki cinsin empati yapabilmesi açısından önemli karakterlerdir.Ayrıca Alexandra’nın rahat bir şekilde ilişkiler yaşaması elbetteki yalnızlığına da bağlıdır. “Sırasında ilişkiye girebilmek için, kadın olsun erkek olsun insanın yalnız olabilmeyi de bilmesi gerek.”[4]syf 83 Yalnızlık ona birçok avantaj sağlamaktadır ancak filmlerde bulunan bir klişe bu filmde de bulunmaktadır. Bir sahnede Alexandra genç bir erkekle beraber olduktan sonra onu evinden kovar ve elinde içkisiyle pencereden dışarıyı seyrederken karşı dairede romantik bir akşam yemeği için hazırlandığı üzerinde mumun yandığı ve içkilerin hazırlandığı masanın yanında bir erkeği görür. Erkek masayı hazırlamıştır ancak bir kadın göremeyiz zaten birkaç saniye sonra da erkek sandalyeye oturup ağlamaya başlar. Bu sahne Alexandrayı etkiler. Her ne kadar hayatında duygulara pek yer vermeyen yalnız ve güçlü bir kadın portresi çizse de filmlerin klişesi olarak sevgi, yakınlık, bağlılık Alexandra’yı etkilemiştir.           


Christophe’un karısının doğum yapması üzerine Christophe doğum iznine ayrılmalıdır ve Alexandra kendisine asistanlık yapacak birisine ihtiyaç duymaktadır. Elbetteki bu iletişim ve organizasyon becerileri yüksek bir erkek olacaktır. Bu iş için Damien uygun görülür ve bir asistan gibi giyinir çünkü her ne kadar iş için orada bulunsa da toplum normları gereği erkekliğini ortaya koymalı, kısa bir şort ve vücut hatlarını ortaya çıkaran kıyafetler giymelidir. Damien’in öteki dünyada yaşadığı tüm hatıralar belleğindedir zaten bu sebeple yaşadığı dünya ona garip gelmektedir. Elinden bir şey gelmez ve o dünyanın normlarına uygun olarak giyinip gider iş yerine. Karşılaştığı kişi Alexandra’dır. Kitabevindeki imza gününde Alexandra’dan hoşlanmıştır ve bu yüzden onun için çalışmak Damien’e garip geliyordur. Damien’in öteki erkeklere benzememesi ve alışık olmadığı dünyada öteki erkeklere göre daha cüretkar hareketleri, kadını yaslanacak bir duvar olarak görmemesi ise Alexandra’nın Damien ile ilgilenmesini sağlar. Damien’in karşılaştığı her durum kendisine farklı görünmektedir. Sokakta üstsüz koşan kadınlar, bale yapan erkekler, akşam mumları yakıp şarap içen erkekler. Içinde bulunduğu dünyadaki erkeklerden farklı olması ve farklı konulardan bahsetmesi, olayları farklı yorumlaması Alexandra’ya ilgi çekici gelir ve Damien ile daha fazla ilgilenir. Damien ise kendisini gizlemesi ve ortama uyum sağlaması gerektiğini bilmez. Hoşlandığı kadına kendi dünyasından bahsetmektedir. O dünyada kadınların yaptıkları tüm işleri erkeklerin yaptığını, kadınların etek giydiğini anlatır. Anlattıkları o sırada yazacak bir şeyi olmayan Alexandra’ya ilginç gelir ve yeni kitap projesi olarak Damien’i görür. Damien’in hoşuna gidecek şekilde davranmaya başlar ve onu o dünyanın gey barına götürür. Kadınların dekolte giyindiği ve dans ettikleri bu sahnede -sahne her ne kadar abartılı olsa da- Damien kendini evinde gibi hisseder. Bu yolla Alexandra Damien’in gönlünü çalmayı başarır.


 


Filmdeki Erkeklik Rolleri

Film içerisinde küçük sürprizlerden mutlu olan erkek portresi çizilir. Bu duruma en büyük örnek Christophe’dur. O dünyadaki belki de en kabullenmiş erkektir. Karısı kendisini aldatır ancak çocuklarının olması ve sosyal statü sebebiyle karısını terk etmez. Elbette ki günümüzde bu durumu yaşasa bile karısını sevdiği ve bu durumu atlatabileceklerini düşündüğü için karısından ayrılmayan erkekler bulunacaktır. Her ne kadar yıllar içerisinde erkeklerin edindikleri bilgiler ve alıştıkları yaşam tarzı bu duruma ters düşse de dünya değişim halindedir ve erkekte de değişmektedir. Connell ve Messerschmidt’in (2005:836) belirttiği gibi, “erkeklikler bireylerin vücutlarına ya da kişilik özelliklerine gömülü sabir öğeler değildir; toplumsal eylem içerisinde edinilmiş pratiklerin düzenlenmesidir.” Damien’in ailesi kasaplık mesleğiyle uğraşırlar. Bir kasap dükkanları vardır ve anne et kesimi işleriyle uğraşırken boynuna sardığı şalıyla baba kasada durup müşterilerle para alışverişi yapmaktadır. Baba sürekli Damien’e bir kadın bulmasını ve hayatına bir düzen vermesi gerektiğinden bahseder. Baba, anneden çekinmektedir ve annenin sert görüntüsü babada kimi zaman hayranlık uyandırırken kimi zamanda ondan çekinmesine yol açmaktadır. Damien’in annesi babasını gençken aldatmıştır ancak baba bunu tolere etmiştir. Aynı şekilde filmin sonlarına doğru Christophe’un da aldatıldığını öğrenmesi bu üçlüyü şarapların içildiği bir ev oturmasında bir araya getirir. Kadınların arada böyle küçük kaçamaklar yapabileceğini ve bu durumu göz ardı etmek gerektiğinin konuşulduğu gecede Damien, Alexandra’dan bahseder ve bu duruma babanın verdiği duygusal tepkiler bakımveren konumunda olan erkeğin tepkileridir.


Toplum İçinde Kadın ve Erkek Rollerinin Değişkenliği

Kadının ve erkeğin toplumda edindikleri rolleri ve statüleri değişim içindedir. Sabit roller bebekliğimizden hatta çocukluğumuzdan itibaren bizlere öğretilir. Bebekken kızlara pembe renk içerikli kıyafet ve oyuncakların alınması, erkeklere ise mavi renkli kıyafet ve oyuncakların alınması daha o yaşlarda bizi ayrıştımaya doğru götüren bir durumdur. Bebeklikten çocukluğa geçen dönemde kızlar daha çok ev işlerinde annelerine yardımcı olmaya eğitilirler, erkekler ise daha çok dışarıdadırlar. Evin dışında yapılacak sorumlulukları yerine getirirler. Bu durum bir zaman sonra aslında güvenli alan olarak düşünülen evin içinde kalan kızın dışarı özlemini tetikler. Erkek ise sınırlı alanı olan ve yapacak şeyleri sınırlı olan kadını zamanla küçümsemeye başlar. Söz sahibi olan erkek olmaya başlar. Yeni insanlarla tanışan ve hayata karışan erkek zamanla kadını küçümsemeye başlar. Bu konuda Freud’un ataerkil yaklaşmı kadının penis kıskançlığından geldiğini, penisi olan erkeğin daha girişken ve daha toplumun içine karışan cins olduğunu ancak penisi bulunmayan kadının ise daha edilgen yapısı olduğunu söylemesi hem kadın analistler hem de feminist ve profeminist analistler tarafından sürekli eleştirilmiştir. Profeministler ise feminizme destek veren erkekler için kullanılır. Bu konuda Kimmel “Profeminist erkekler, kadın mücadelesinde ilk olarak özellikle oy hakkı,doğum kontrolü, cinsellik gibi konularda kadınların yanında yer alarak onlara destek olmuşlardır(Kimmel, 1987).          


Freud’un penis konusunda söyledikleri cinsellikle alakalıdır ancak örtük manada sosyal olarak kadının daha geri planda kalması gerektiğini dile getirmiş olur. Kadının olaylara bakış açısı belki anaçlığından belki kadınlığın getirdiği hormonal düzenlemelerden dolayı daha ılımlı ve yumuşaktır ancak erkekler mücadelenin gereğinin sertlikten ileri geldiğini düşünebilirler ve bu kadın yaşayış yapısına ters düşebilmektedir. Bu konuda Anne Rupie “Yumuşaklık ve sevgi içermeyen hiç bir ölçü olamaz... Küçük kız penisi görür ve kendi organını araştırmaya başlar. Fakat penis kıskançlığının aynı zamanda sosyolojik anlamı vardır.”[5] Freud’un bahsettiği penis kıskançlığının sosyolojik olarak kadını geri plana ittiğini savunan bir görüş olduğundan bahseder. Freud’un kuramının ilerleyen safhalarında önceki görüşlerinden sapmaya başladığını ataerkil olan kuramını düzeltme yoluna gittiğini görürüz. Freud “Feminist bakış açısına sahip erkek ve kadın analistlerin benim burda söylediklerime karşı çıkması beklenir. Bu tür kavramların erkeklik kompleksinden kaynaklandığı ve erkekte doğuştan varolan kadınları küçümseme ve baskı altında tutma eğilimini kuramsal tabanda haklı çıkarabilmek için ortaya atıldığı düşüncesine karşı çıkmakta da güçlük çekmeyeceklerdir.”[6] Filmde ise aslında penisin varlığının hiçbir önemi yoktur. Kadın ve erkeğin dış görünüş olarak içinde bulunduğumuz dünyadan bir farklılığı yoktur. Kadın doğum yapmaktadır, vajinaya sahip olan kadındır, erkeğin penisi vardır. En temel düzeyde baktığımızda organların varlığı olarak hiçbir farklılık görülmez ancak sahip olunan özellikleri kullanma açısından içerisinde bulunduğumuz dünyadan ayrılır film. Penisin varlığı erkeği üstün yapmaz çünkü sosyal statü de üstünlük kadındadır. Bu durum cinsel ilişki biçimine de yansır. Cinsel ilişki yaşanırken baskın olan taraf kadındır.


Maskulinizm

Filmde göze çarpan bir diğer nokta ezilen erkeğin haklarıyla mücadele eden maskülinist gruplardır. Dünya düzeni insanlığın hangi cinsinin elinde olsa da ezilen tarafta olan cinsin bir şekilde isyan ettiğini görebilmekteyiz. Filmin başında Damien’in erkeğin yıl içerisinde kaç kez cinsel ilişkiye girdiğini ölçen bir telefon uygulaması geliştirmesi ve erkek iş arkadaşlarının takdirini topladığını ancak kadın iş arkadaşının bu uygulamayı saçma bulduğunu görüyoruz. Bu proje sayesinde Damien işinde ilerleme fırsatı kazanacaktır ancak kafasını direğe çarpıp uyandığı yeni dünyada bu uygulamayı saçma bulan iş arkadaşının patron olduğu kendi asıl patronunun ise şirkette düşük rütbeli bir çalışan olduğunu görür. Yeni patronuna karşı agresif tavırlar sergileyen Damien bu tavırlarından dolayı işinden atılır. Bu durumu Christophe ile paylaşır ve Christophe ona maskülinist derneklere başvurmayı önerir. Filmde ilk kez o zaman maskülinist dernek ile karşı karşıya geliriz. Maskülinistler erkeğin sosyal ve iş alanında ezilmişliği ile savaşırlar ve yapay göğüs takarak eylem yaparlar. Günümüzdeki feminist grupların bir benzerlerini de filmde görmekteyiz. Bu durum dünya düzeni kimin elinde olursa olsun eşitlik olmadığı takdirde bozulmaların olacağını göstermektedir.


Filmin Sonu

Filmin sonunda Alexandra ile Damien arasındaki yakınlaşma giderek artar. Beraber arabada giderken kiliseden çıkan bir çifti görürler ve evlenmeyi düşünürler iki tarafta evlenmek istediklerini söylerler ancak daha sonra Damien Alexandra’nın kendisini kandırdığını fark etmiş, Alexandra’nın zaten evli olduğunu öğrenmiştir. Bir bara gidip içerek bu durumu atlatmaya çalışır. Günümüzde de bir kadının yalnız başına bir bara gidip oturması ne derece zor ise filmde de aynısı olur ve birkaç kadın Damien ile konuşmaya çalışır. Onu taciz ederler. Bardaki kadının tanıdık bir kadındır ve Christope’un eşi Lolo’ya haber verir. Lolo, Christophe ve Alexandra Damien’i kurtarmak için bara giderler. Damien’i kurtarırlar ancak Alexandra ve Damien arasında bir tartışma başlar. Tartışma kavgaya dönüşür ve birbirlerine kafa atmaları sonucu bayılırlar. Alexandra tek başına uyanır ve gözünü açtığı dünyanın kendi dünyasından farklı olduğunu görür. Sokakta etek giyen kadınlar olduğunu ve güç gerektiren işleri erkeklerin yaptığını görür. Feminist bir grup kadının yaptığı eylemi şaşkınlıkla izlerken karşıdan seslenen Damien’i görür ve film biter.


Sonuç

Filmi erkek egemen dünyaya bir eleştiri yahut dünya düzeni kimin elinde olursa olsun bozuk bir düzen olur şeklinde okuyabiliriz. Film içerisinde erkeklerin birçok sıkıntı yaşadığını ve aslında o sorunları günümüzde kadınların yaşadığını görebiliyoruz. Günümüzde her kadın ve her erkek toplumun onlara öğrettiği şekilde yaşamıyor. Toplumun onlara öğrettikleri cinsiyet rollerinin gerekliliklerini uygulamayabiliyor çünkü aslında bizlere öğretilen roller aynı zamanda bizi zorunluluklarla başbaşa bırakan rollerdir. Simon de Beauvoir’ın meşhur “kadın doğulmaz, kadın olunur” sözü cinsiyetin toplumsal inşasını en güzel açıklayan örneklerden biridir.[7] Aynı sözü elbette ki erkekler için de söyleyebiliriz. Sonuçta insanlığı kadın ve erkek diye iki cinse ayırıp herkesin belirli rolleri olduğunu belirtmek yerine eşitliğin olduğu bir dünyanın en yaşanılası dünya olacağı düşünülmelidir.


 


 


 


 


KAYNAKÇA


Feminizm 19. Yüzyıl Klasiklerinden Seçmeler, çev., AFA Yayıncılık (İstanbul: AFA      Yayıncılık,          1987).


Freud, Sigmund, “Kadın Cinselliği,” op. cit. 230Kepekçi, Egemen, “(Hegemonik) Bir Erkek Eleştirisi ve Feminizm Birlikteliği    Mümkün                             mü?”Kadın Araştırmaları Dergisi, 2012.

Mitcel, J. Psikanaliz ve Feminizm. çev., Ayşe Kurtulmuş. İstanbul: Yaprak Yayınları: 1984.

Rupie, Anne, “ Kadın Psikanalistler Kadın Özgürlüğü İçin Ne Diyor?” New York             Times, Şubat, 1972.

Taş, Gün, “Feminizm Üzerine Genel Bir Değerlendirme: Kavramsal Analizi, Tarihsel      Süreçleri ve          Dönüşümleri”, Akademik Hassasiyetler, Mayıs, 2016.


 [1]Gün Taş, “Feminizm Üzerine Genel Bir Değerlendirme: Kavramsal Analizi, Tarihsel Süreçleri ve Dönüşümleri”, Akademik Hassasiyetler, Mayıs, 2016, 163.

[2]Feminizm 19. Yüzyıl Klasiklerinden Seçmeler, çev., AFA Yayıncılık (İstanbul: AFA Yayıncılık, 1987), 139.

[3]Feminizm 19. Yüzyıl Klasiklerinden Seçmeler, çev., AFA Yayıncılık (İstanbul: AFA Yayıncılık, 1987), 138-139.

[4]Feminizm 19. Yüzyıl Klasiklerinden Seçmeler, çev., AFA Yayıncılık (İstanbul: AFA Yayıncılık, 1987), 83.

[5]Anne Rupie, “ Kadın Psikanalistler Kadın Özgürlüğü İçin Ne Diyor?” New York Times, Şubat, 1972.

[6]Sigmund Freud “Kadın Cinselliği, op. cit. 230.

[7]Egemen Kepekçi, “(Hegemonik) Bir Erkek Eleştirisi ve Feminizm Birlikteliği Mümkün mü?”, Kadın Araştırmaları Dergisi, 2012, 71.




Yayınlanma: 24.11.2021 12:47

Son Güncelleme: 24.11.2021 12:47

Kaygı (Anksiyete) Bozuklukları
Varoluşsal Anlam Arayışı
Uzmanınla dilediğin yerden görüş:
Psikolog Merkezi: Online Seans

Şimdi indir, konuşmaya başla

App Store'dan İndirGoogle Play'den İndir
Bunları da sevebilirsiniz...

Kalp Kırmadan 'Hayır' Demek: Kendi Sınırlarınızı Çizme Rehberi

Kalp Kırmadan 'Hayır' Demek: Sınırlarımızı Çizme ve Kendimizi Yeniden Bulma RehberiGünlük hayatın koşuşturmacası ve sosyal ilişkilerin karmaşası içinde birçoğumuz kendimizi hiç fark etmeden tek bir rolün içinde hapsolmuş buluruz: "Herkesi memnun etmeye çalışan kişi." Etrafımızdaki insanları mutlu etmek, çatışmadan kaçınmak, sevilmek ve onaylanmak arzusu son derece insani bir ihtiyaçtır. Ancak bu istek kendi ihtiyaçlarımızın, önceliklerimizin ve ruhsal dengemizin önüne geçtiğinde, için için işleyen sessiz bir tükenmişlik başlar. Günün sonunda yalnız kaldığımızda içimizde yankılanan o derin sorudan kaçamayız: "Herkesi memnun etmeye çalışırken kendimi nerede kaybettim?"Sınır koymak, dışarıdan bakıldığında başkalarına "dur" demek gibi görünse de aslında özünde kendimize verdiğimiz bir "evet" sözüdür. Ne var ki toplumsal öğretiler, yetiştirilme tarzımız ve içselleştirdiğimiz inançlar; sınır çizmeyi çoğu zaman bir bencil davranış, kaba bir tutum ya da ilişkiyi sonlandıran bir tehdit gibi görmemize neden olur. Sevdiklerimizi kırma veya "uyumsuz, zor biri" olarak etiketlenme korkusuyla sınırlarımızı görünmez kılarız. Ancak görünmez kılınan her sınır, benliğimizden verilen bir tavize dönüşür.Uyumlu Olma Çabası ve Sessiz KırgınlıklarGün içinde sıradan gibi görünen pek çok an yaşarız. Biri sınırımızı aşan bir şaka yapar, hayatımıza dair yersiz bir tavsiyede bulunur ya da bize hiç uymayan bir taleple gelir. O an içimizde aniden bir huzursuzluk, bir göğüs sıkışması ya da küçük bir öfke dalgası uyanır. Zihnimiz tam da o anda tehlike çanlarını çalmaya başlamıştır.Fakat tam kendimizi ifade edecekken o tanıdık, felç edici korku araya girer: "Eğer şimdi tepki gösterirsem kırıcı, kaba ya da uyumsuz görünür müyüm?"Bu korku bizi kendi gerçekliğimizden hileli bir şekilde uzaklaştırır. Anı sessizce geçiştirir, tebessüm ederek kafa sallar ya da içimiz kan ağlarken "Olur, hallederim" deriz. Sırf ilişkideki o anlık sahte uyumu korumak adına kendi iç huzurumuzdan vazgeçeriz. Ancak ifade edilmeyen, bastırılan her rahatsızlık yok olmaz; aksine içimizde birikerek zamanla karşı tarafa yönelik gizli bir kırgınlığa ve öfkeye dönüşür. Uzaklaşmaktan korktuğumuz için verdiğimiz tepkiler, ilişkimizi gerçekte istemediğimiz bir hale getirebilir. Sonuçta, sırf korumak için susmayı seçtiğimiz o ilişki, bastırılan duygular yüzünden günden güne samimiyetini kaybeder.Duygularınız: Sınır Kapınızdaki Alarm SistemiPeki, sınır koymaya nereden başlayacağız? Sınırı nerede koyacağımızı bilmek için önce sınırın nerede ihlal edildiğini hissetmemiz gerekir. Sınır ihlalinin ilk işareti zihinsel tahlillerden önce bedenimizde ve duygularımızda belirir.Psikolojik açıdan bakıldığında öfke, huzursuzluk ya da bıkkınlık gibi duygular sanıldığı gibi "kaçınılması gereken olumsuz duygular" değildir. Aksine bu duygular, kişisel alanımızın ve değerlerimizin ihlal edildiğini bize bildiren en sadık rehberlerimizdir. İçinizde aniden yükselen o rahatsızlık hissi, aslında sınır kapınızın izinsiz çalındığını söyleyen bir alarm sistemidir. Bu alarm çaldığında onu hemen "kötü bir duygu" diyerek bastırmak yerine, onun ne söylediğini dinlemeyi öğrenmek gerekir.Alarm Çaldığında: İçsel Bir Süzgeçten GeçmekAlarm çaldığında refleks olarak hemen karşı tarafı suçlamak ya da tam tersine kendimizi suçlayıp duygumuzu bastırmak zorunda değiliz. Yapmamız gereken şey, anlık tepkiler vermeden önce durmak ve dürüst bir içsel sorgulama yapmaktır. Bu noktada zihnimize şu iki kritik soruyu sormalıyız: * "Bu tavsiye, yorum ya da talep gerçekten dikte edici, kaba veya haddi aşan bir yerde miydi?" Yani karşı taraf sınırımı objektif olarak ihlal etti mi? * "Yoksa karşı taraf aslında oldukça normal bir şey söyledi de ben kendi yetersizlik hissiyatım, onaylanma ihtiyacım veya geçmiş deneyimlerim yüzünden mi bu kadar öfkelendim?"Bu ayrımı yapmak hayati bir önem taşır. Eğer yanıtınız ikinci soruya yakınsa, orada çalışılması gereken şey karşı tarafla gireceğiniz bir çatışma değil; kendi içsel tetikleyicileriniz ve özdeğerinizdir. Ancak yanıtınız birinci soruya işaret ediyorsa, ortada net bir sınır ihlali vardır ve kendinizi korumak en doğal hakkınızdır.Kalp Kırmadan Sınır Çizmenin Pratik YollarıSınır çizmek, araya yüksek duvarlar örmek ya da insanlarla kavgaya tutuşmak anlamına gelmez. Sağlıklı sınırlar; ne içeriye zarar veren ne de dışarıyı tamamen kapatan, kapısı ve penceresi olan esnek alanlardır. İlişkilerinizde bunu hayata geçirmek için şu ilkelere tutunabilirsiniz: * Zaman Kazanın: Sizi zorlayacak bir taleple karşılaştığınızda anında "evet" demek yerine kendinize düşünme payı bırakın. "Bu teklifini değerlendirmek için biraz zamana ihtiyacım var, sana gün içinde döneceğim" demek, otomatik onay verme alışkanlığınızı kırar. * İlişkiyi Talepten Ayırın: Sevginizi veya saygınızı, istenen şeyle karıştırmayın. "Seni çok seviyorum ve yanında olmayı önemsiyorum; ancak bu hafta sonu bu programa katılamayacağım" diyerek, hem ilişkiye verdiğiniz değeri hissettirebilir hem de sınırınızı koruyabilirsiniz. * Açıklama Tuzağına Düşmeyin: Sınır çizerken dakikalarca mazeret üretmek zorunda değilsiniz. Şeffaf ve net bir "Hayır, bu durum şu an benim için uygun değil" ifadesi son derece yeterlidir. Gereğinden fazla açıklama yapmak, karşı tarafa sınırınızı müzakere etme hakkı verir. Benzer bir durum yinelendiğinde kararlarınızda esneme payınızın olduğu varsayılabilir.Kendinize Doğru Bir AdımKendi sınırlarınızı tanımak, "kaba görünür müyüm" korkusunu esnetmek ve duygularınızın size ilettiği mesajları doğru okumak zaman, sabır ve pratik gerektiren bir içsel yolculuktur. Bu, bir gecede çözülüp bitecek bir bulmaca olmadığı gibi, bu yolda yalnız başınıza çabalamak zorunda da değilsiniz.İlişkilerinizde başkalarını kaybetmeme uğruna kendi benliğinizi feda etmediğiniz, kendi özgün varlığınızı koruyabildiğiniz sağlıklı bağlar inşa etmek mümkündür. Bu içsel süreci güvenli ve anlayışlı bir ortamda birlikte keşfetmek, sınır kaslarınızı güçlendirmek isterseniz dilediğiniz zaman bana profilimden ve soru sor kısmından ulaşabilirsiniz.

Gürültülü Bir Dünyada Görünmez Olmak: Duyulmamanın Sessiz Sancısı ve Kendi Sesini Bulmak

Kalabalık bir masada oturduğunuz bir anı düşünün. Sevdikleriniz yanınızdadır, kahkahalar yükselmektedir, çaylar tazelenmektedir. Tam o sırada kalbinizden kopup gelen, sizin için gerçekten anlamlı bir cümleyi dile getirirsiniz. Ancak kelimeleriniz karşınızdakinin kulağına ulaşamadan havada süzülür ve yok olur. Karşınızdaki başını hafifçe sallar, belki gülüser ya da hemen lafı kendi anlatacağı konuya getirir. O an içinizde belli belirsiz bir soğukluk hissedersiniz. Etrafınız insanlarla doludur ama siz kendinizi yapayalnız ve adeta "görünmez" hissedersiniz.Ya da en yakınınızla bir aradasınızdır. İçinizdeki sıkıntıyı, yorgunluğu ya da kafa karışıklığını paylaşmak istersiniz. Tam kendinizi açacakken karşınızdakinin gözlerinde yükselen o sabırsız, yargılayıcı veya uzaktaki duvarı görürsünüz. "Aman canım, buna mı takıldın?", "Sen de her şeyi çok büyütüyorsun" ya da "Bak ben ne yapıyorum biliyor musun?" cümleleri dökülür dudaklarından. Söyledikleriniz duyulmamış, hissettikleriniz tartılmamış ve varlığınız hakiki bir alan bulamamıştır. Yavaşça geriye çekilir, kendi içinize kapanır ve susarsınız.Duyulmamak, içtenlikle dinlenmemek ve anlaşılmamak; insan ruhunda en sessiz ama en derin izleri bırakan yaşantılardan biridir. Bu durum sadece anlık bir hayal kırıklığı veya geçici bir yalnızlık hissettirmez. Zamanla bir insanın kendisiyle, bedeniyle, duygularıyla ve dış dünyayla kurduğu bağı kökünden değiştirebilir.Duyulmanın İlk Adımları: Çocukluktan Bugüne Taşınan İhtiyaçİnsanın bu dünyadaki en temel, en hayati ihtiyaçlarından biri görünmektir. Bir başkasının gözlerinin içine baktığında; "Sen varsın, buradasın, seni duyuyorum, hissettiklerin benim için anlamlı ve varlığın değerli" mesajını almaktır.Bu ihtiyaç ilk olarak çocukluğumuzun erken dönemlerinde şekillenir. Küçük bir çocuğu gözünüzün önüne getirin. Yerden bulduğu tuhaf bir taşı, yaptığı basit bir resmi ya da birdenbire içini kaplayan koca bir korkuyu ebeveynine göstermek ister. Çocuğun o andaki tek arzusu, elindeki taş değil; o taşı tutarken hissettiği heyecanın bir başkası tarafından görülmesi ve aynalanmasıdır. Ebeveyn göz teması kurup, "Gerçekten ne kadar ilginç bir taş, heyecanını anlıyorum" dediğinde, çocuğun zihninde ve kalbinde güvenli bir zemin inşa edilir. Çocuk der ki: "Benim hissettiklerim gerçek, duygularım önemli ve ben bu dünyada bir yere sahibim."Ancak ne neşemiz, ne üzüntümüz ne de korkularımız içtenlikle dinlenmediğinde; anlatmak istediklerimiz geçiştirildiğinde veya küçümsendiğinde ruhumuzda ilk çatlaklar oluşmaya başlar. Sürekli duyulmayan bir çocuk, zamanla çok ağır bir içsel sonuca varır: "Demek ki benim hissettiklerimin bir önemi yok. Demek ki ben olduğum gibi kabul görmüyorum."Bu sessiz mesaj, büyüyüp yetişkin bir birey olduğumuzda da peşimizi bırakmaz. İlişkilerimizde, iş yerimizde, dostluklarımızda ve hatta kendi iç konuşmalarımızda yankılanmaya devam eder.Duyulmamak Bir İnsanı Neye Dönüştürür?İçtenlikle dinlenmemek ve anlaşılmamak, sürekli olarak duvara çarpmak gibidir. İnsan ruhu bu acıyı sonsuza kadar çıplak bir şekilde taşıyamaz. Kendimizi, kalbimizi ve kırılganlığımızı korumak adına farkında olmadan bazı koruyucu kalkanlar geliştiririz. Duyulmayan bir insan, zamanla şu üç belirgin halden birine veya birkaçına dönüşebilir:A. Kendi Sesini Susturan ve "Aşırı Uyumlu" Hale Gelen İnsanDinlenmediğimizi ve iç dünyamızın önemsenmediğini hissettikçe, kendi özgün ihtiyaçlarımızı derine, çok daha derine gömeriz. Sevilmek, kabul görmek, çatışmadan kaçınmak ve terk edilmemek için başkalarının beklentilerine uygun davranmayı bir hayatta kalma stratejisi olarak benimseriz.Bu insan, etrafındaki herkesin ihtiyacını sezen, herkese "evet" diyen, kendi kırgınlığını gizleyip başkalarının neşesini besleyen birine dönüşür. Dışarıdan bakıldığında inanılmaz derecede "uyumlu", "düşünceli" ve "kusursuz" görünür. Oysa bu uyumun arkasında, kendi sesini tamamen kaybetmiş, ne istediğini, neye öfkelendiğini ve kim olduğunu unutmuş yaralı bir ruh yatar. Başkalarını memnun etmek adına her gün kendine "hayır" diyen bu insan, kendi hayatının öznesi olmaktan çıkıp başkalarının hikayesinde figürana dönüşür.B. Kabuğuna Çekilen ve Buz Kesen İnsan"Nasıl olsa beni kimse duymuyor, nasıl olsa kimse anlamayacak" düşüncesi bir kez zihne yerleştiğinde, kişi kalbinin etrafına yüksek ve kalın duvarlar örmeye başlar. Bir daha hayal kırıklığı yaşamamak, yeniden incinmemek ve o görünmezlik hissiyle yüzleşmemek için çözümü insanlardan uzaklaşmakta bulur.Bu dönüşümde insan, fiziksel olarak kalabalıklar içinde bulunsa bile duygusal olarak buz keser. İlişkilerini yüzeysel bir seviyede tutar, kimsenin o gizli çemberin içine girmesine izin vermez. İçindeki fırtınaları, yalnızlığı ve incinmişliği dışarıya asla yansıtmaz. Dışarıdan "güçlü", "kendi kendine yeten" ya da "mesafeli" görünen bu kalkan, aslında derin bir yalnızlığın ve çaresizliğin üzerini örten duygusal bir yalıtımdır.C. Fısıltısı Çığlığa Dönüşen ve Öfkelenen İnsanİnsanın içindeki ihtiyaçlar, duygular ve sınır ihlalleri nazik yollarla ifade edildiğinde duyulmuyorsa, beden ve ruh bu durumu sonsuza kadar sessizce izlemez. Bir zamanlar fısıltı olan o kırgınlıklar, zamanla birikir ve en sonunda kontrol edilemez öfke patlamalarına dönüşür.Sürekli anlaşılmayan bir insanın aniden gösterdiği sert tepkiler, hırçınlıkları ya da sabırsızlıkları dışarıdan bakıldığında "aşırı" veya "nedensiz" bulunabilir. Oysa o öfkenin hemen arkasında duran şey, geçmişte defalarca duyulmamış, yok sayılmış ve çaresiz kalmış çocuksu parçamızın "Lütfen artık beni görün, lütfen sesimi duyun!" diye atan kalbidir. Öfke, duyulmamanın yarattığı çaresizliğin en son ve en gürültülü çığlığıdır.En Büyük İhmal: Kendi Sesimize Kulak TıkamakGörünmezliğin ve anlaşılmamanın yarattığı acıyla yaşarken, sıklıkla gözden kaçırdığımız çok derin bir gerçek vardır: Biz ne zaman kendi içsel sesimizi duymayı bıraktık?Başkalarının bizi dinlemesini, anlamasını ve onaylamasını beklerken; farkında olmadan kendi kendimize en büyük sağır dönüşebiliriz. Bedenimiz bize her gün fısıldar:Omuzlarımızdaki yük ağır geldiğinde kaslarımız sertleşir.Bir ilişki ya da ortam bize iyi gelmediğinde midemize bir düğüm oturur.Sürekli koşturmaktan ve kendimizden vermek yorulduğumuzda derin bir tükenmişlik hissederiz.Tüm bu fısıltılara rağmen, günlük hayatın hızı, başkalarını memnun etme telaşı ve zihnimizdeki "şöyle olmalısın" diyen acımasız sesler yüzünden kendi içimize kulak tıkamaya devam ederiz. Kendi duygusuna alan açmayan, kendi kırgınlığına şefkat göstermeyen ve kendi bedeninin sinyallerini görmezden gelen bir insan; başkalarının kendisini tam olarak anlamasını sağlasa bile içindeki o derin boşluk kapanmaz.İyileşme, başkalarının kulağını kendimize çevirmekle değil; kendi içimize dönüp kendi özümüzü dinleyecek cesareti göstermekle başlar.Kendi Sesini Bulmak ve Hakiki Bağlar Kurmak: Dönüşüm YoluEğer siz de hayatınızın bir döneminde veya tam da şu an duyulmadığınızı, anlaşılmadığınızı ve yalnız kaldığınızı hissediyorsanız; bu durumu değiştirmek için atabileceğiniz şefkatli ve dönüştürücü adımlar var. Bu adımlar, dışarıdaki gürültüyü bir anlığına durdurup kendi varlığınıza kucak açmanızla ilgilidir.1. Nazikçe Yavaşlayın ve DurunGünlük hayatın koşuşturmacası içinde sürekli bir şeylere yetişmeye, her beklentiyi karşılamaya çalışırken kendi sesimizi duymamız imkansızdır. Gün içinde sadece birkaç dakikalığına durun. Derin bir nefes alın. Bedeninizin oturduğu sandalyeyle, bastığı yerle temasını hissedin. Zihninizdeki zorunluluk listelerini bir kenara bırakıp sadece "şu an"da var olmayı deneyimleyin.2. Kendi Bedeninize ve Duygularınıza SorsunKendinize gün içinde sık sık şu soruyu sorun: "Şu an gerçekten ne hissediyorum ve neye ihtiyacım var?" Gelen cevabı yargılamadan, "böyle hissetmemeliyim" demeden kabul edin. Eğer üzgünseniz üzüntünüze, kırgınsanız kırgınlığınıza alan açın. Tıpkı ağlayan küçük bir çocuğun başını okşar gibi, kendi duygunuzun yanında durun.3. Kendinize Şefkatli Bir Dokunuş SununYalnız ve anlaşılmamış hissettiğiniz anlarda, fiziksel şefkatin gücünü hafife almayın. Bir elinizi göğsünüzün üzerine, kalbinizin tam ortasına koyun. O dokunuşun sıcaklığını, kalbinizin atışını hissedin. Kendinize içinizden sakin ve yumuşak bir tonla şunları söyleyin: "Seni duyuyorum. Şu an zorlandığını biliyorum ve ben senin yanındayım."4. Şefkatli Sınırlar Çizmeyi ÖğreninDuyulmamanın en büyük sebeplerinden biri, sınır çizememektir. Başkalarını hayal kırıklığına uğratma korkusuyla kendi ihtiyaçlarımızdan ödün verdiğimizde, zamanla resentment (hınç) biriktiririz. Sevgiyi kaybetme korkusuyla sürekli "evet" demek yerine; kendi ruh sağlığınızı korumak adına nazik ama net "hayır"lar demeyi deneyin. Unutmayın ki, kendinize verdiğiniz gerçek bir "evet", başkalarına diyeceğiniz şefkatli bir "hayır" ile başlar.5. Sizi İçtenlikle Dinleyen Güvenli Alanlar SeçinHerkes bizi anlamak zorunda değildir ve ne yazık ki her insan derin bir dinleme kapasitesine sahip değildir. Sizi sürekli küçümseyen, sözünüzü kesen ya da hissettiklerinizi yok sayan ilişkileri gözden geçirin. Sizi olduğunuz gibi kabul eden, yargılamadan dinleyen, alan açan insanlarla bağlarınızı güçlendirin. Eğer çevrenizde böyle bir alan yoksa, bir terapist ile kuracağınız o güvenli ve aynalayan ilişki, kendi sesinizi yeniden keşfetmeniz için harika bir başlangıç noktasıdır.Son Söz: Kendinize Verdiğiniz Şefkatli RandevuAnlaşılmadığınızı, sesinizin gürültüde kaybolduğunu hissettiğiniz anlarda hatırlayın: Siz başkalarının aynasında yansıyan siluetinizden çok daha fazlasınız. Değeriniz, bir başkasının sizi ne kadar anladığıyla veya onayladığıyla azalıp çoğalmaz.Bugün başkalarının sizi duyması için çabalamayı bir anlığına bırakın. İçinizdeki o yalnız, kırgın ama bir o kadar da özgün parçaya dönün ve ona şu sözü verin: "Artık seni duyuyorum. İçindeki fısıltıları, yorgunlukları ve arzuları dinlemeye hazırım."Kendi içsel sesinize vereceğiniz bu küçük ve şefkatli randevu; maskeleri bırakmanın, kendi hikayenizin başrolü olmanın ve bu gürültülü dünyada kendi benzersiz melodinizi özgürce söylemenin ilk adımıdır.Günün Sorusu: Bugün başkaları tarafından duyulmaktan vazgeçtiğiniz için susturduğunuz hangi parçanıza; dinleyen, anlayan ve kucaklayan bir şefkatle kulak vereceksiniz?

Sevme Sanatı ve İnanmanın Gücü: Tohumu Kendi Renginde Yeşertmek

Bir bahçedeki tohumu düşünün. Bir filizin ne zaman ve ne renkte çiçek açacağını önceden belirleyip onu dışarıdan zorla çekerek büyütemezsiniz. Yapabileceğiniz tek şey; toprağı havalandırmak, ona ihtiyacı olan suyu ve güneş ışığını vermek ve kendi doğasında serpilmesine sabırla tanıklık etmektir. İnsan ruhu da tıpkı o tohum gibidir. Erich Fromm, Sevme Sanatı adlı eserinde insana ve ilişkilere dair şu derin hakikatin altını çizer: "Eğitim, bir çocuğa özel yeteneklerinin farkına varması için yardım etmektir. Eğitimin zıddı ise yönlendirmedir."İlk bakışta sadece okul duvarlarını veya ders kitaplarını çağrıştıran bu cümle, aslında ebeveynlikten dostluğa, evlilikten kendimizle kurduğumuz bağa kadar tüm yaşamımızı kucaklayan büyüleyici bir ilkedir. Bir insanı kendi zihnimizdeki ideal kalıplara sığdırmaya çalışmak, onu kendi beklentilerimize göre biçimlendirmeye zorlamak bir "eğitim" değil, örtük bir yönlendirme ve müdahaledir. Oysa onun içinde zaten var olan potansiyeli görmek, korkularını yatıştırmak ve kendi renginde çiçek açmasına izin vermek gerçek sevgidir. Bu yaklaşım, hem bir çocuğa duyulan inancın hem de insanın kendi özüne gösterdiği güvenin hayatı nasıl bereketli, üretken ve anlamlı bir yolculuğa dönüştürdüğünü gözler önüne serer.1. Kendi Kalıbına Zorlamak mı, Özüne İnanmak mı?Bir çocuğun veya bir yetişkinin gözlerinin içine bakıp "Sana inanıyorum" demek, sadece kuru bir temenni ya da anlık bir övgü sözcüğü değildir. Gerçekten inanmak; karşıdakini değiştirmeye, yontmaya veya kendi zihnimizdeki "mükemmel" taslağa uydurmaya çalışmadan, onu olduğu gibi kabul ederek kendi yolunu çizmesine alan açmaktır. Ne yazık ki günlük hayatın koşturmacası içinde sevgimizi ve onayımızı çoğu zaman görünmez şartlara bağlarız. Çocuğumuzdan bizim hayal ettiğimiz mesleği seçmesini, partnerimizden bizim duygu dünyamıza uymasını, hatta kendimizden hiç hata yapmayan kusursuz bir robot olmamızı bekleriz. Ancak yönlendirmenin ve kalıplara zorlamanın başladığı yerde, insanın özgün yaşam enerjisi çekilmeye ve içindeki o doğal coşku donmaya başlar.Oysa bir insana ve onun içsel gücüne gerçekten inanıldığında, ortaya tarif edilmez bir üretkenlik çıkar. Burada bahsettiğimiz üretkenlik; sadece saat gibi çalışan soğuk bir performans ya da sürekli bir şeyler başarma hırsı değildir. Üretkenlik, insanın kendi potansiyelini korkusuzca dışarı vurması, neşeyle, hevesle hayat katarak yeni bir şeyler ortaya koyabilmesidir. Başarısızlık korkusu ve "beğenilmeme" kaygısı üzerimizden kalktığında, zihnimiz ve kalbimiz özgürleşir. Kendisine samimiyetle inanıldığını hisseden bir çocuk da, kendi yeteneklerine güven duyan bir yetişkin de hata yapmaktan korkmaz; denemekten, üretmekten ve hayatın içinde kendi kimliğiyle var olmaktan derin bir haz alır.Nitekim Arno Gruen, Empatinin Yitimi eserinde bu durumun toplumsal ve ruhsal boyutuna dikkat çeker. Gruen’e göre, bir bireyin kendi otantik duygularını yaşamasına izin verilmeyip dışarıdan dayatılan kalıplara zorlanması, insanın hem kendi özüyle hem de başkalarıyla kurduğu duygudaşlık (empati) bağını koparır. Kendi içsel duygusal sınırları ihlal edilen çocuk, yetişkinlikte diğer insanları anlama ve şefkat gösterme kapasitesini yitirerek onları denetleme veya kendi zihnindeki rollere uydurma eğilimi geliştirir. Oysa gerçek empati; bir insanı kendi beklentilerimize uydurmaya çalışmak değil, onun duygusal gerçekliğini ve kırılganlığını olduğu gibi kabullenebilmektir.2. İki Kişilik Bir Sığınak Değil, Hayata Açılan Bir Kucak: Sevginin Sosyal YüzüGünümüzün hızlı ve yalnızlaşan dünyasında sevgi, sıklıkla dışarıdaki karmaşadan kaçıp sığınılacak iki kişilik korunaklı bir liman gibi algılanıyor. "Biz bize yetelim, dışarıdaki fırtına bizi ilgilendirmez" düşüncesi, sevgiyi bireysel bir kaçışa veya bencilce bir ortaklığa dönüştürme riski taşır. Erich Fromm’un ustalıkla vurguladığı gibi, gerçek sevgi kapıları dış dünyaya kapatan iki kişilik bir sığınak değil; insanı hayata, doğaya ve topluma bağlayan en güçlü sosyal olgudur.Sevgi, tek bir kişiye odaklanan dar bir duygu değil; insana ve yaşama karşı takınılan genel bir duruştur. Bir çocuğa gösterdiğimiz şefkat, aslında geleceğin dünyasına olan inancımızdır. Bir dostumuza verdiğimiz değer veya bir yabancıya gösterdiğimiz nezaket, toplumsal iyileşmenin görünmez harcıdır. Gerçek anlamda sevmeyi ve inanmayı öğrenen bir insan, kendi kabuğuna çekilmez; aksine etrafındaki herkesle, toplumuyla ve çevresiyle daha derin, daha yapıcı bağlar kurar. Sevgi bireysel bir kıvılcım olarak başlasa da, paylaşıldıkça çoğalan, toplumu bir arada tutan ve birlikte var olma kültürünü besleyen sosyal bir güce dönüşür.3. "Sen Varsın ve Kıymetlisin": Ötekinin Varlığıyla Yeşermekİnsan, tek başına duran, dünyadan yalıtılmış bir ada değildir. Büyümek, kendimizi keşfetmek ve üretmek için her zaman bir başkasının varlığına, onun bizi onaylayan, sıcak bakışına ihtiyaç duyarız. Bir bebeğin dünyadaki ilk günlerinden itibaren en temel ruhsal gıdası, annesinin gözlerinde kendi varlığının kabul gördüğünü hissetmektir. Bir insanın "Sen varsın, buradasın ve senin varlığın bu dünya için kıymetli" mesajını alması, onun hayat boyu taşıyacağı zihinsel omurgasını oluşturur.Karşıdakinin varlığını sadece kendi ihtiyaçlarımıza hizmet ettiği sürece değil, onun kendi özgün dünyası için değerli görmek sevgiyi olgunlaştırır. Bir öğretmen öğrencisine, bir ebeveyn çocuğuna, bir dost arkadaşına bu gözle baktığında; aradaki ilişki bir güç savaşı olmaktan çıkar, birbirini besleyen zengin bir buluşma alanına dönüşür. Karşıdakinin varlığına duyduğumuz içten saygı, kendi varlığımızı da zenginleştirir. İki insanın kendi sınırlarını koruyarak, birbirinin ışığını gölgelemeden yan yana durabilmesi ve birbirinin gelişimine neşeyle tanıklık etmesi, insan olmanın en zarif deneyimidir.Bir Davet ve Kendime SoruSevgili Okur; ister bir anne-baba olun, ister bir öğretmen, ister kendi içsel yolculuğunda ilerleyen bir yolcu... İçinizdeki veya karşınızdaki o eşsiz potansiyeli yönlendirmeye, kendi zihninize göre yontmaya çalışmadan önce durup derin bir nefes alın. Hayatın en güzel ve kalıcı ürünleri, özgür bırakılan ve karşılıksız bir inançla beslenen topraklarda yetişir.Bu hafta boyunca kendi iç dünyanızda ve sevdiklerinizle temas kurarken şu soruyu aklınızda tutmayı deneyin:"Bugün sevdiklerimle ve kendimle ilişki kurarken onları kendi zihnimdeki kalıplara sokmaya mı çalışıyorum, yoksa oldukları gibi gelişmelerine ve kendi ışıklarını parlatmalarına sevgiyle alan açıyor muyum?"